3 Mayıs 2020 Pazar


Kent Ormanları ve Aydın’ın Akciğerleri?

            Yaşadığımız kentler betonu bol, yeşili az kentlere dönüştü uzun zamandır. Yağmacı zihniyet ve onun yarattığı siyaset kadroları önce belediyeler ile yerelde, sonra ulusal ölçekte serpilip gelişti. Büyüdü, kocaman bir amip gibi ülkenin tüm yeşilini yok etmeye and içmişçesine saldırganlaştı ve günümüzde bu artarak sürüyor.

         Üniversite ana yerleşkesinin bulunduğu Kepez’den Aydın’a bakın. Kayda değer bir yeşil doku bulamazsınız. Aydın Tekstil Parkı’nın çam dokusu, Aydın Lisesi’nin bulunduğu okullar mevkiindeki çamlık alan ve Tellidede Mezarlığı’nın yeşil korusu dışında göze çarpan bir yeşil alan yoktur. Pınarbaşı Mesire Alanı bir yeşil doku olsa da çok geniş bir alanı kapsamamaktadır. Her yer betona kurban edildi. Kentimizin çevresindeki ormanlar dışında kentin akciğerleri diyebileceğimiz  görkemli yeşil dokulardan yoksundur Aydın. Bugün bir restorasyon projesi ile yeniden düzenlenen Tekstil Parkı’nın restorasyon sırasında çamlarının zarar görmemesini ve yaşamasını dileyelim.

         Yetmişli yıllarda Kepez’den Aydın’a doğru bakıldığında ilk göze çarpan neydi bilir misiniz? Doğu Gazi Bulvarı’nın( daha doğrusu o zamanlar geniş bir cadde idi bu bulvar) her iki yanındaki devasa çam ağaçlarıydı göze çarpan. Aydın Tekstil Parkı’nın çamları gibi görkemli, caddenin iki yakasını yeşile bezeyen çamlar. Sonra bu caddeyi bulvar yapacağız diye o güzelim çamlar kesildi. Büyük bir katliam yapıldı ve çevre bilinci o zamanlar çok gelişmiş olmadığından gereken tepkiyi göstermedi Aydın halkı. Bu çamlar Batı Gazi’ye kadar, Kemer Mahallesi’ne kadar gidiyordu. Bulvarın bugünkü durumunu biliyorsunuz. Şimdi daha mı güzel, daha mı yaşanmaz hale geldi? Kararı siz verin.

         Oysa çağdaş kentlerde kente ve kentlilere nefes aldıran kent ormanları o kentlerin kimliğine sinmiştir. Örneğin, Paris’teki Boulogne Korusu gibi bir yeşil doku bizim ülkemizde bir hayaldir. Adı koru ama bizim ölçülerimize göre bir orman. Sürekli oksijen üreten, Parislileri bağrında deyim yerindeyse sağaltan, can veren bir yeşil alan. 846 hektar yüzölçümüne sahip bir inci. 1 hektar 10. 000m2. olduğuna göre büyüklüğünü düşünün. Bizim Aydın Tekstil Parkı’nın 117 dönüm olduğunu göz önüne alırsak farkı anlamaya çalışın. İçindeki bitki örtüsü ve yaban yaşamıyla bir cennet. Amerikan filmlerinde gördüğümüz Newyork Central Park’tan 2,5 defa, Londra’daki ünlü Hyde Park’tan 3,3 defa daha büyük bir oksijen ormanından söz ediyoruz. Yürüyüş ve bisiklet yolları, spor alanları, içindeki sayısız göl ve gölcükleri, devasa anıt ağaçları ile Paris’i koruyup kollayan, nefes aldıran bir kent dokusu. İçinde kaybolursunuz. Ayrıca uzun tarihi ile bir kültür varlığı. İnsanlar gözü gibi korumuşlar. Kentte bunaldın mı, stres kurbanı mısın, nefes almak mı istiyorsun? Boulogne Korusu seni kucaklamaya hazır. Bir sanatoryum gibi.

         Bizim gibi kültürler yeşili, doğayı, doğal yaşamı pek önemsemiyoruz. Bu konuda hoyratız, yıkıcıyız. Bunun birçok nedeni var kuşkusuz. Ama en önemli nedeni, bir doğu toplumu olarak, para hırsı ve daha çok kazanma açgözlülüğü. 10 dönüm narenciye ya da şeftali bahçesini yapsatçı müteahhite verip elde ettiğimiz bina rantının sonuçlarını hiçbir zaman düşünmüyoruz. Bunu irdeleyecek bir kültürel altyapımız yok. Yoksulluğumuzun da bir rolü var kuşkusuz bu hoyratlık ve yıkıcılıkta.

         Yeşili yok ederek ne kazanıp ne kaybettiğimizin hesabını yapmıyoruz. Yalnızca kişisel rantımızı düşünüyor ve bunun etrafında kümeleniyoruz. Bu durum bugün bir yağma kültürüne dönüştü ve bu anlayış iktidarı ele geçirdi. Çok saldırgan, gözü kara, hukuk ve yasa tanımaz karakterdeki bu yapı günümüzde Kanal İstanbul diyerek varlığını sürdürmeye çalışıyor. Yeşilin ve doğanın değerini daha yeni anlamaya başlayan toplumumuzun bu konuda büyük sorumluluğu var, bunun üstesinden gelemedikçe hiçbir zaman çağdaş bir toplum olamayacağız. Doğanın, yeşilin, temiz hava ve temiz gıdanın büyük bir öneme haiz olduğu günümüzde bu sorumluluğumuz katlanarak artıyor. Özellikle gelecek kuşaklara karşı.

         Kent merkezinde kalan birkaç büyük araziyle ilgili otopark ve ofis yapılacak türden beyanları okuyunca üzülmemek elde değil. Yerel yönetimlerin kent merkezinde betonlaşmayı ve çevre kirliliğini artırıcı değil tam tersi azaltıcı politikalar gütmesi gerekir. Rantı, kazancı başka alanlardan yaratma yollarını bulmalılar. Yapılacak her yatırımda yeşili, yeşil alanı, daha çok oksijeni  hesaplayarak adım atmalıdırlar. Bugün yerel yönetimlerde iktidara gelen siyasiler merkezde de iktidara gelmek istiyorlarsa bunu gözetmeliler ve çevre konusunda içtenliklerini kanıtlamak zorundadırlar. Türkiye kentlerinde yaşayan insanlar bir Boulogne Korusu talep etmiyorlar ama mütevazi yeşil alanlara çok gereksiniyorlar.


                                                                                               23 Ocak 2020








Efeler Belediyesi; Bir Proje Anketinin Düşündürdükleri

         Bu köşede, 5 Mart 2020 tarihinde Zafer Meydanı’ndaki eski santral garaj alanına Efeler Belediyesi’nin yapmayı planladığı katlı otopark ve alışveriş merkezi projesini eleştirmiş ve projenin olumsuz yönlerini, kent merkezinde yol açacağı sorunlarını dile getirmiştim. Oldukça sıkışık olan kentin bu bölgesinin böyle bir otopark projesi ile sorunlarının katlanarak artacağını, hava ve çevre kirliliğinin azalmayacağını yazmıştım. Anlaşılan o ki Efeler Belediye başkanı Sayın Fatih Atay bu otopark projesini gerçekleştirmekte kararlı. Bu proje gerçekleştiği taktirde bunu kente karşı işlenmiş bir suç gibi göreceğimi belirtmek isterim.

         24 Nisan 2020 tarihli Cumhuriyet Gazetesi’nin Ege ekinde “ Efeler’de yeni proje için anket “ başlıklı haberi okudum. Konuyla ilgili bir gelişme var düşüncesiyle Efeler Belediyesi’nin web sayfasına girdim ve anketi okudum. Doğrusu hayretler içinde kaldım ve seçimlerde kendisine oy vermiş bir kentli olarak çok üzüldüm. Buram buram şark kurnazlığı kokan bir anket. Bunun sayın Fatih Atay’ın düşüncesi olmadığını ummak isterim.

         Halka yaptırmak istedikleri ankette üç proje var ve halka bunlardan birini seçmesi için ankete katıl çağrısı yapılıyor. Projeler nedir diye baktım ve şaşkınlık içinde kaldım.

1.    Proje: 8 katlı ve 700 araçlık otopark projesi. Yanında bir yeşil alan ve kafe olduğu da belirtiliyor ama bunların büyüklüğü belli değil. Bu projeyi sevimli kılmak için bir garnitür gibi. Kentin merkezine, insanlar arabalarını koysunlar diye 8 katlı bir betonu dikmek akla ziyan bir iş. Bu ancak o bölgedeki araç yoğunluğunu artıran ve trafik sorununu daha da içinden çıkılmaz kılacak olan bir adımdır. Oysa bu bölgenin ana sorunu araç ve insan hareketliliğinin fazla olması ve yarattığı sorunlar. Bu yükseklikte bir yapı insanların güneşini ve gökyüzünü çalmaktır.

2.    Proje: Otopark ve Çarşı projesi. Burada 3 katlı otoparkın kapasitesi 300 araca iniyor. Onun üzerinde yer alan 1-2 katta ( kat sayısı 1 mi 2 mi belli değil ) nikâh salonu, restoranlar, işyerleri bulunuyor. Etti 5 kat. Ve ayrıca bu 5 katın üzerinde yer alan 3 katta belediye hizmet binası var. Yani toplam 8 katı buluyor yine yapı.

3.    Proje: Otopark ve AVM. Bu projenin 2. proje ile bir farkı yok ( belediye hizmet binası dışında ). Çarşı ile AVM farklı şeyler midir? Her iki mekânda da alışveriş yapılır, para harcanır. Burada bir seçenek var mıdır? İnsanların aklıyla alay mı ediliyor? Anket yapıyorum ve halkın katılımını sağlıyorum diyerek kimi kandırdığınızı sanıyorsunuz?

İnsanlara seçenek diye sunulan ve tercih etmeleri istenen bu üç projenin birbirinden farkı yok. Tek fark belki belediye hizmet binasıdır. Yani neyi seçerseniz seçin otopark ve işyerlerini barındıran 8 katlı bir betonu seçmiş oluyorsunuz. Her üçünde de 8 katlı bir beton yığınını insanların daracık yaşam alanlarına mahkûm edildiği bir bölgede onaylamış oluyorsunuz. Burada bir seçenek yok, birbirinin aynısı olan ama 3 farklı proje olarak tanıtılan tek bir proje var. Bu halkı resmen cahil, anlamaz yığınlar yerine koymaktır. Bu anketin sonucunda halkın tercihi ne olursa olsun siz 8 katlı beton ve rant projenizi gerçekleştirmiş olacaksınız. Buradaki anlayış ve hesap şu; halka soralım “ otopark ister misiniz” diye, nasıl olsa kimse “biz otopark istemiyoruz” demez. Biz de “halkın istediğini yaptık” deriz hesabı. Böyle bir anketi düşünmek şark kurnazlığıdır, halkı kandırmaktır. Başka bir şey değil.

Bir de bu projeleri sunarken şöyle demeçler veriliyor: “sosyal Belediyecilik anlayışı gereği kent yönetimine vatandaşların aktif olarak katılmasını böylelikle ilçedeki demokrasi kültürünün gelişmesini amaçlıyoruz”. Halk kendisine sunulan projelerden hangisine oy verirse versin zaten Efeler Belediyesi’nin gerçekleştirmek istediği projeye oy vermiş oluyor. Böylece de Aydın’da demokrasi gelişiyor. Pes doğrusu!

Sayın Fatih Atay’a uzun yıllar bu kentte yaşayan bir yurttaş olarak kimi sitemlerim var.
Türkiye’de son yerel seçimlerde birçok kentte belediyeleri kazanmış ve merkezi iktidara aday bir partinin belediyesi böylesi şark kurnazlığı ile siyaset yaparsa olmaz. Yıllardır AKP’yi ülkeyi betonlaştırmak ve AVM’ler yaparak yoz bir tüketim toplumu yaratmakla suçlayacaksınız ( ki bu doğrudur ) sonra da aynı rant anlayışı ile kent merkezindeki değeri yüksek bir araziye bu kez kendiniz 8 katlı bir beton yığınını dikeceksiniz, AVM ve otopark yapacaksınız. Olmaz. “Biz halkın katılımını sağlıyoruz, demokrasiyi geliştiriyoruz” gibi söylemler içi boş söylemlerdir. Eğer bir katılım istiyorsanız sivil toplum örgütlerini davet ediniz. Onlarla toplantı yapınız, görüşlerini dinleyiniz, kent planlamacılarına kulak veriniz, çevre mühendislerini işin içine katınız. Kent halkı için temiz, çevreci, insan odaklı projeleri hedefleyiniz, onlar gerçekleştiriniz. 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nı kutladığımız şu günlerde eski santral garaj alanına çocuklarımız için bir proje üretiniz. Bu kentte yaşayan çocuklarımız için. Bayramlarda boş nutuklarla değil onlara verdiğiniz değeri ve sevgiyi somut olarak gösteriniz.

Eski santral garaj alanına kıymayınız. Bu alan için her ne yapılacaksa öncelikle bilimsel bir çalışma(lar) yaptırınız. Kentin geleceği için bir uzgörü (vizyon ) ortaya koyabilmek için bu çalışmalar yaşamsaldır. Bu bölgede betonu artırmayınız. Yeşili artırınız. Temiz havayı, oksijeni, insan mutluluğunu artırınız. Araç trafiğini azaltacak politikalar izleyiniz. Mavi gökyüzü ve güneş ile Aydınlıların arasına bu çirkin yapıları dikmeyiniz.

Marka kent olmak için rantı değil insanı ve doğayı, çevreyi öncel kılmak gerekiyor. Bu üç öge Aydın’ın geleceğidir. Kentte betonu ve rantı önceleyen her tür siyaset bu kente yapılan bir ihanet olacaktır.
                                                                                              24 Nisan 2020



Corona Virüsü Evrim Dersi Veriyor

         Covid-19 denen virüs neredeyse tüm dünyayı kasıp kavururken bizde de herkes sabah akşam virüsü konuşur oldu. Ekranları virüs uzmanları kapladı. Konusunda uzman ve saygın bilim insanlarından tutun ( ki örnek alınmalıdırlar ) komplo teorilerinden söz eden gazeteci kılıklı zır cahil kimi tiplere kadar konuşmayan yok. Herkes her şeyi biliyor. Virüs denen canlı ( ya da yarı canlı ) varlığı da Türkiye toplumu biraz daha yakından öğreniyor. Ya da öğreniyor mu bilmiyorum. Yurdum insanımızdaki rehavete bakarsanız pek bir şey öğrendikleri yok. Bu tartışmalarda dikkatimi çeken en önemli nokta ise virüs mütasyon ( başkalaşım )geçirdi mi, yeniden mütasyon geçirecek mi, gibi konular oldu. Bu başkalaşan virüs daha mı saldırgan-tehlikeli yoksa daha mı uysal olacak gibi sorular birbirini izliyor. Burada konuşulan konu ise aslında canlılarda evrim olgusudur. Türkiye’de televizyon ekranlarında evrim, mütasyon gibi konuların konuşulduğunu, tartışıldığını çok uzun yıllardır pek anımsamıyorum. Bu açıdan bakınca Türk Milli Eğitim sisteminin bile dışladığı evrim dersini bize bu virüs verdi, veriyor ya da anımsatıyor. Tabi anlayana.

         Oysa yaşamın temel muharrik gücü değişim ve başkalaşımdır. Doğada ve toplumda statüko, değişmezlik yoktur. Değişim, başkalaşım, evrim, eytişim (diyalektik) gibi konular bir eğitim sisteminin olmazsa olmaz konularıdır. Bu konular biyoloji, felsefe gibi temel derslerde yer alması, öğretilmesi gereken çok önemli konulardır. Doğadaki her canlı türü sürekli bir değişim, başkalaşım içindedir. Doğanın en temel yasasıdır bu. Bu temel gerçeği, olguyu insanlarına öğretemeyen bir eğitim sistemi çağ dışı kalmaya mahkûmdur. Bu gerçekten bihaber yaşayan toplumlar ne virüsü anlarlar, ne salgın hastalıklarda nasıl davranılması gerektiğini kavrarlar, ne de bu mücadelede akılcı tepkiler verirler.

Milli Eğitim Bakanlığı 13 Ocak 2017 tarihinde görüş ve öneriye sunduğu yeni müfredatın taslak öğretim programlarında lise son sınıf biyoloji dersinde yer alan, “Hayatın başlangıcı ve evrim” ünitesini çıkarmış, evrim ünitesi, ‘Canlılar ve çevre’ başlıklı bir üniteyle değiştirilmişti*. Böylece evrim konusu müfredattan çıkmış oldu. O zaman çeşitli üniversitelerdeki bilim insanları tepki göstermiş ve MEB’i protesto etmişlerdi. MEB evrim konusuna böyle yaklaştıkça çağdaş bir eğitim hayaldir.

Günümüz Türkiye’sinde biyoloji, fizik, kimya gibi temel bilimlerin okutulduğu üniversite bölümleri bile kapanma tehlikesi yaşıyorken bu evrim takıntısını anlamak mümkün değildir. Oysa bu bölümler üniversitenin en temel bölümleri olmak gerekir. Bu bölümleri desteklemek, öğrencileri bu bölümleri seçmesi için teşvik etmek, oralardaki araştırma ve projeleri canlandırmak gerekiyorken adeta kapanması umuluyor havası egemen eğitimi yönetenler arasında. Bu ülkenin gençleri lise eğitimlerinde artık yer almayan evrim gibi temel bir konuyu böyle giderse üniversitede de öğrenemeyecekler. Bu temel bilimleri boşlayan toplumlar bir salgın anında “elin oğlu aşı bulsun da son bulsun bu hastalık” demeye mahkûmdurlar. Hayatın öğrettiği budur ne yazık ki.

 İran’da şeriat düzeni olduğunu herkes bilir. Bu ülkede bile evrim 60, Darwin 11 sayfa yer alıyor ders kitaplarında. Bu bile bize bir şey ifade etmiyor olsa gerek. ODTÜ, Boğaziçi, Bilkent, Hacettepe ve Ankara üniversiteleri öğretim üyeleri ile Ekoloji ve Evrimsel Biyoloji, Moleküler Biyoloji, Biyologlar Dayanışma Dernekleri’ndeki akademisyenlerin hazırladığı evrim konulu raporda İran’da evrim dersi ile ilgili şöyle deniyor: “İran’da ilköğretim 5. sınıfta dünya tarihi konusunda fosillerden bahsediliyor. Ortaöğretim son sınıfında kullanılan biyoloji kitabında ise ‘Yaşamın Kökeni’ ana başlığı altında; türleşme ve evrim, popülasyon genetiği, dinamikleri gibi başlıklar altında hem evrim hem de popülasyon genetiğine dair bilgiler yer alıyor. Evrime 60, Darwin’in evrim kuramına da 11 sayfa ayrılıyor**.” Söz konusu raporda evrim kuramının yalnızca Suudi Arabistan’da okutulmadığı belirtilirken Avrupa ülkelerinden de örnekler veriliyor. Yine İran üniversitelerindeki bilimsel üretimin ( uluslararası makale, çalışma vb. ) Türkiye’den birkaç kat fazla olduğunu biliyoruz.

Televizyon ekranlarında Corona virüsü tartışmalarını izlerken konuya bu açıdan bakmayı, ülkemizdeki bilimsel ve laik eğitimi yeniden ele almayı, evrim konusunu yeniden anımsamayı düşünmeliyiz. Eve kapandığımız şu günlerde çocuklarımıza küçük bir evrim dersi vermeyi amaçlamalıyız. Bu şekilde İran’ı yakalar mıyız bilemem ama eğitim yalnızca MEB okullarında yapılan bir etkinlik değil.
                                                                           18 Nisan 2020
*1 Mart 2017 tarihli www.gazeteduvar.com
** Aynı tarihli gazete.


Sosyal Devlet Bir Düş Müdür?

         Corona salgınının ülkeleri esir aldığı ve milyonlarca insanı işsiz bıraktığı şu günlerde temel asgari gereksinimlerini karşılayamayacak insanımızın sayısı hızla arttı. Binlerce işyeri kapandı, insanlar işsiz kaldı. Salgın yalnızca sağlık değil derin ekonomik sorunlara yol açtı. Bu kitlelere destek ve yardım sağlamak için kurumlar seferber oldu. Özellikle belediyeler bu yardım kampanyalarında başı çekiyor. Merkezi yönetim bir paket açıklamış olsa da bunun çok çok yetersiz olduğunu herkes dile getiriyor. Şurası açık ki ülkemiz bu tür felaketlere hiç hazırlığı olmayan bir ülke. Çıplak gerçek budur.

         Fransa’da Montpellier kentinde Jean- Louis Brun adında bir Fransız arkadaşım var. Onlar ne yapıyor, oralarda salgının yol açtığı ekonomik durum nedir, insanlar bundan nasıl etkilenmiştir, diye sordum. Bana verdiği yanıt şu oldu: “ Biz de ne devlet ne de belediyeler işsizlere, felaketten etkilenenlere gıda yardımı yapar, evlere yardım paketi gönderir. İşsiz kalan herkese İşsizlik Sigortası kapsamında aylık ücret ya da maaşının % 84’ünü Fransız Devleti öder. Bu Fransa’nın uzun zamandır uyguladığı bir sosyal devlet kazanımıdır.” Bu yanıtı alınca ekranlarda izlediğimiz yardım kolilerini, bu yardımları almak için uzun kuyruklarda bekleyenleri, İŞKUR önünde iş başvurusu yapmak için çaresizce bekleşen insanımızın durumunu düşündüm. Sahi, bizde de bir işsizlik sigortası var değil mi? Bu sigortadan yararlanan var mıdır, varsa kaç kişidir, bunu dile getiren pek yok. Sosyal devlet bu günler için değil midir?

         İşsizlik Sigortası 2000 yılında Bülent Ecevit hükümeti döneminde 4447 sayılı yasa ile yürürlüğe girdi. Daha sonra 2008 yılında kapsamı biraz daha genişletildi. Özetle, her çalışanın SGK’na ödediği prime esas kazanç üzerinden %1, işverenin %2, devletin ise %1 katkı sunduğu bir para İşsizlik Sigorta Fonu’nda birikiyor. Bir çalışan işsiz kaldığında da bu fondan yararlanıyor. Yararlanma koşullarının çok ağır ve zor olduğunu uzmanların söylediği kadar biliyorum.

         Uzmanlara ve muhalefete göre şu ana kadar bu fonda 130 milyar birikti. Böylesi büyük bir felaket kapsamında kullanılması için daha iyi koşullar olamaz. Ama böyle bir para var mıdır yok mudur, bu bile bilinmiyor. Muhalefet böyle bir para görünse de aslında mevcut değil diyor. Bir hükümet yetkilisi şu ana kadar çıkıp İşsizlik Fonu’nda şu kadar para vardır demedi, demiyor. Bu fonda biriken para nasıl değerlendirildi, nerelerde nasıl ve kimler için kullanıldı, şu ana kadar kaç kişi yararlandı, gerçekten işsiz yurttaşlarımıza destek olmak için mi kullanıldı yoksa başka amaçlar için mi kullanıldı?  Bir dizi bilinmez soruyu kafamızda evirip çeviriyoruz. Bizim gibi toplumlar bu soruları ve yanıtlarını merak etsek de arkasını bırakıyoruz. Konuyu takip etmiyoruz. Soru çok yakıcı ve önemli. Bu bir siyasal ve toplumsal bilinç sorunu. Oysa bu para halkın parasıdır. Aynen bir hane halkının, bir ev halkının evindeki bütçesi gibi. Sosyal devlet bu kara günler için değil midir? Salgın nedeniyle işsiz kalan yığınlara bu fon destek olmayacaksa kim destek olacak? İnsanların en temel gıda gereksinimleri bile belediyelerden gelecek yardımlara bağlıysa insanımızın işi zor.

         Türkiye’yi yıllardır yöneten yoz siyasetçiler, hiçbir zaman, gerçek bir sosyal devlet siyasetini temel bir stratejik tercih olarak programlarına almadılar. Onun yerine muhtaç ve ihtiyaç sahibi yığınları manipüle etmeyi, onları kendi çıkarları için kullanmayı yeğlediler. Özellikle son 20 yıldır bu eğilim arttı. İnsanlarımıza insanca yaşayacak bir gelir elde etmenin altyapısını hazırlamayı, istihdam yaratmayı, yasalarla güvence altına alınmış bir çalışma hakkını ve i gözetmediler. Onları çeşitli yardım paketlerine, gıda kolilerine mahkûm ederek kendilerine minnet duymalarını amaçladılar. Bunu bir baskı unsuru olarak sürekli, kalıcı kılmayı şiar edindiler. İnsanların iş güvencesini tesis etmeyi temel bir hak olarak, çalışma yaşamının en temel unsuru olarak hedeflemediler. İş güvencesiz insanları çalıştırmayı bir yöntem bilerek insanlarımızın hak arama taleplerini bu şekilde baskılamayı, engellemeyi bir siyaset olarak benimsediler.

         Sosyal devlet bir düş müdür? “sorusunun yanıtı ülkemiz insanının bu siyaset anlayışını, bu çağdışı siyasetçileri tarihin çöplüğüne göndermesiyle ilişkilidir. Gerçek bir sosyal devlet düş değildir ama bunun için mücadele etmek gerekir. İşsizlik Fonu’ndaki paraların nerelere harcandığını sorarak, bunu sürekli talep ederek işe başlamalıyız belki de.

                                                                                     04 Nisan 2020
        


Corona Virüsü Mü Cehalet Virüsü Mü?

         Dünyayı ve ülkemizi esir alan bir Corona Virüsü belasıdır gidiyor. Her gün korku filmi izler gibi televizyon başında kaç kişi öldü, kaç hasta var, salgın nerelere yayıldı, izleyip duruyoruz. Bu arada toplum virüs denen canlı türünü de biraz tanımış oldu. Bu Corona virüsü, aslında, dünya ülkelerinin, toplumlarının eğitim, ekonomi, sağlık vb. birçok açıdan röntgenini çekti. Bir anlamda onları sınadı.

 Hangi toplumlar bu salgın tehdidine daha iyi tepki veriyor, mücadele ediyor? Eğitimin niteliğinin yüksek, insanlarının bilinçli olduğu, nitelikli insan gücünün fazla olduğu, sağlık sistemlerinin kâra değil insana odaklı olduğu toplumlar konuya daha bilinçli yaklaşıyorlar ve tepki veriyorlar. Onlardan öğreneceğimiz şey çok.

         Bu vesileyle, ülkemizin olaya tepki verme açısından toplumsal temelde ne kadar yetersiz ve geri olduğunu da anladık bir kez daha. Dünyanın her ülkesinden insanların kaynaştığı Umre buluşmasından dönen potansiyel virüs bulaştırıcısı hacıları yurdun dört bir yanına salan yöneticilerden tutun bireysel olarak ölümcül sonuçları olan bu salgına duyarsız, vurdumduymaz Türk insanına kadar kültürel özelliklerimiz göründü. “Sokağa çıkmayın” diyen Güney Kore yönetiminin bu yasağına tüm Güney Koreliler harfiyen uyarken, “eve kapanma” talimatına tüm Almanlar sıkı sıkıya riayet ederken bizde ise insanlarımız ( çalışmak zorunda olanlar hariç ) aylak aylak dolaşmayı neden sürdürmektedirler? Virüs nedir, salgın nedir, bulaştırma nedir, ölümcül hastalık nedir, küresel salgın nedir ve sonuçları nelere yol açabilir, gibi birçok sorunun insanımızın olayı algılamasında, bilinç düzeyinde pek karşılığı olmadığını gördük. Devletin sağlık alanındaki test kiti yokluğu, maske-eldiven azlığı, yeterli koruyucu malzeme sağlayamaması, insanlarımızı hızlı bir şekilde karantinaya alabilme yeteneğinden yoksun olmasına hiç değinmiyorum. Ülkemizin sağlık sistemi bu tür felaketlere göre örgütlenmiş değildir. Umre’den dönen son hacıları apar topar öğrenci yurtlarına doldurmaları bunun kanıtıdır. Tüm bunları sosyal devleti güçlü ülkeler yapabiliyor.

Türkiye’de her siyasetçinin ağzında sakız olmuş bir söz var: “ Türkiye Cumhuriyeti laik ve sosyal bir hukuk devletidir”. 1960 Anayasası ile getirilen ve çok kısa bir dönem süren sosyal devlet anlayışını saymazsak, anayasasında yazmasına rağmen bu ülkede devlet hiçbir zaman sosyal devlet olmadı. Şimdilerde ise hiç değil. Ülkemiz siyasetçileri temel hak ve özgürlükleri yasalarla güvence altına alınmış bireyler değil en temel gereksinimleri için bile devlete muhtaç konuma demir atmış yurttaşları hedefliyor ve onları el altında tutmayı bir politikayı güdüyorlar her zaman. Bu çağdışı anlayışlar terk edilmedikçe sosyal devlet bir hayâldir Türkiye toplumu için.

         Gezici Araştırma Şirketi’nin Corona Virüsü’ne ilişkin anket sonuçlarını okuyorum (25 Mart 2020 tarihli Cumhuriyet Gazetesi). Anketten çıkan sonuca göre 10 kişiden 4’ü salgına karşı tedbir almıyor. İnanılır gibi değil. Buradan şunu anlıyorum ki Türk eğitim sistemi insanımıza en temel biyoloji, insan anatomisi ve sağlığı konularını öğretememiştir. Yaşam, yaşamın kaynağı, canlı ve türleri, hücre, virüs, bakteri, başkalaşım ( mutasyon ), evrim, salgın hastalık, ölümcül küresel salgın; bu konuları çoğaltabiliriz. Eğitimin bu en temel konularında yeterli ve sağlıklı bilgilerle donatılmamış, o bilgileri içselleştirmemiş ve davranışlarına yansıtmamış bir toplumun bireyleri bu anketin sonuçlarında sırıtmaktadır. Corona salgınının İtalya, İspanya, Çin, İran gibi ülkelerde yol açtığı ölümler ortadayken, bu ülkeler sıkı sokağa çıkma yasağı uygularken ve hastane koridorlarında yerlerde yatan hasta görüntülerini görsel ve yazılı basında an be an izlerken bile insanımızın bu duyarsızlığı ve vurdumduymazlığı çok ilginçtir. İnsanımızın bu davranış kalıpları oran olarak çok yüksektir. Her 10 kişiden 4’ü böyle davranıyorsa burada ciddi olarak durup düşünmeliyiz.  Ortalama eğitim düzeyimizin 6 yıl civarında olduğu söylenir. Bu anket sonuçları bunu bile tartışılır kılmaktadır.

         Bu salgın sağlık sektörünün ne kadar önemli ve yaşamsal olduğunu gösterdi bizim gibi paragöz ülkelere. Sağlığın en temel bir insan hakkı olduğunu, herkes tarafından erişilebilir olması gerektiğini, bir küresel ve ulusal sağlık felaketinde ( deprem, salgın hastalık vs.) sağlık altyapısının ne kadar önemli olduğunu bundan böyle anımsar ve unutmayız umarım. Bunu başaran Küba gibi ülkelerin sağlık sistemlerini gündeme daha fazla taşımalı, onu kamuoyunun ve basının güncelinden eksik etmemeliyiz. Küba’da sağlığın parasız ve çok nitelikli olduğunu duyuyor, okuyoruz. Ama ne biliyoruz? Sağlıkta nasıl yapmışlar, nasıl başarmışlar, pek fazla şey bilmiyoruz. Özellikle, Türk Tabibleri Birliği, Eczacılar Odası, sağlık çalışanlarının sendikaları vb. sağlık alanının bileşenleri bu örnekleri daha etkin ve sürekli bir şekilde insanların bilincine yerleştirmeli, konuyu canlı tutmalıdırlar.

         Corona virüsücehalet virüsü mü daha tehlikelidir, diye sormalı ve düşünmeliyiz? İkincisi daha tehlikelidir kuşkusuz. Çünkü cehalet virüsünü alt edemezseniz hiçbir virüsle, ulusal ve küresel salgınla savaşım veremezsiniz. Bu salgın bize eğitim sistemimizin ne tür bir insan ( insanlar ) ürettiğini bir kez daha gösterdi. Milimetrenin binde 40’ı büyüklüğünde bir canlıdan bihaber toplumlar o canlının yaratacağı felaketi de anlayamazlar ve sokaklarda aylak aylak dolaşmayı sürdürürler.
                                                                                              27 Mart 2020


Üniversiteler ve Nitelikli İnsan Gücü

            2019 /2020 akademik yılın açılış konuşmasında Cumhurbaşkanı R. Tayyip Erdoğan’ın konuşmasını üniversiteler üzerine bir yazı yazarım düşüncesiyle kaydetmiştim. O konuşmasında 17 yılda 76 üniversiteden 207 üniversiteye ulaşmakla övünen cumhurbaşkanı çok ilginç bir örnek de vermişti. “Almanya'da yükseköğrenim çağındaki öğrenci sayısı 3 milyon, bizde ise 8 milyon. Almanya'nın nüfusu bizim nüfusumuzla hemen hemen aynı. Sayın Şansölye Merkel bunu öğrenince 'Ben bunu bilmiyordum' “dediğini aktarıyor. Belki bu doğrudur ama bunun pratikte bir anlamı yoktur. Sonuç olarak biz Almanya’dan daha iyi bir eğitim düzeyine ve ekonomik yapıya sahip değiliz. Dünya eğitim endekslerinde de sonlarda sürünüp duruyoruz.

Ülkemizde siyasetçiler sahip olduğumuz üniversite sayısıyla her zaman övüne gelirler. Türkiye’de 207 üniversiteye ulaşmanın sonuçları ne olmuştur? Bunu kimse konuşmuyor. Buralarda nitelikli hocalar ve bilim adamları var mı, kimse sormuyor, tartışmıyor. Yetiştirdiğimiz öğrencilerin niteliği nedir, merak eden yok.

Ama artık her ile bir üniversite anlayışı bilim dünyasını sürekli eleştiren ve kendi karşıtı olarak gören bir siyasal anlayışın kandırmacalarından başka bir şey değildir. Her fırsatta en ağır eleştirileri yönelttikleri üniversitelere söz geçiremeyince yenilerini açıp alternatif, kendi anlayışında üniversiteler açmak, yaratmak amaç olmuştur. Bilim adamlarının haklı olarak karşı çıktığı yeni üniversiteler olgusu bu ülkede siyasetçilerin bilimi, bilim adamlarının görüşlerini hiç rehber edinmediklerini gösteriyor.
Bu illere üniversite açılırken hangi bilimsel ölçütlere göre karar veriliyor? Bunu kamuoyu olarak hiçbir zaman bilemiyoruz. Bir bilimsel araştırma, tarama vb. yapılmış mıdır? Bilmiyoruz. Çünkü bu ülkede hiçbir zaman şeffaflık olmamıştır yapılan işlerde. Eğer bu tür bir çalışma varsa bunu kamuoyunun ve her şeyden önce bilim dünyasının bilmesi, değerlendirmesi, tartışması ve görüşleriyle katkılarını sağlaması gerekmez mi?

Her şeyden önce, şunu hiçbir zaman anlamış değilim. Ortalama eğitim düzeyi 6 yıl olan bir toplumda ( çağdaş ülkelerin eğitim düzeyinin çok altında ) her ile bir üniversite mi açmak gerekir yoksa ilköğretim için okullar mı? Üniversitelerin kadro vb. sıkıntılarını görmezden gelen, araştırma fonlarını kısan, Türk üniversitelerini kendilerine hizmet etmiyor diye her fırsatta eleştiren bu siyasal anlayış her ile bir üniversite açma niyetiyle yalnızca kendi siyasal çıkarlarını gözetiyor. Kadro yok, yetişmiş öğretim üyesi yok, hiçbir altyapı yok ama durmadan üniversite açılıyor. Kentler için ekonomik bir rant kaynağı mı yaratılmak isteniyor? Bir dizi bilinmez. Oysa öncelikle, var olan üniversitelerin sorunlarını çözmeye çalışmak, buralardaki niteliği yükseltmeye yönelik kararları almak ve adımları atmak daha doğru değil midir? Bunlar yapılmadığı gibi var olan üniversiteleri ele geçiremeyince yenilerini açarak oralarda kadrolaşmak ve zaman içinde üniversiteler arasında bir bölünmenin tohumlarını atmak büyük bir yanlış olacaktır her zaman.

Çağdaş ve gelişmiş toplumlar bilime ve akılcılığa yatırım yapan ve bilimi rehber edinen toplumlardır. Atatürk’ün “ Hayatta en hakiki mürşit bilimdir ” sözünü hiç benimsemeyen sağ siyasal kadrolar yaklaşık yarım yüzyıldan fazla bir süredir bu ülkeyi yönetmektedir. Sonuçta varılan yer ortalama 6 yıl düzeyinde bir eğitim, çarpık bir kentleşme ve kent kültürü, yolsuzluk ve yağma düzeni üzerine kurulmuş ve çökmüş bir siyasal yoz yapı. Varılan yer budur. Ve son seçimler göstermiştir ki bu yapı kurumsal bir kimlik kazanmış ve halk tarafından büyük ölçüde kabul görmüştür. Bu yoz yapıyı ortalama eğitim düzeyi 3,5 yıl olan seçmenler yıllarca seçmiş, beslemiş ve karşılığında arazi yağması vb. ayrıcalıkları edinmişlerdir. Siyasilerin eğitim düzeyini neden 3,5 yılın üzerine çıkarmadıkları ortada.

Türk üniversiteleri zor koşullarda hem bilimsel araştırma, hem de üniversite eğitimini vermeye çalışmaktadırlar. Kuşkusuz, üniversitelerin de eleştirilecek yanları vardır ve eleştirilmelidir de. Ancak her ile bir üniversite anlayışı ile üniversitelerimizin sorunları çözülmez ve düzeyi yükselmez. Var olan kaynakların akılcı ve bilimsel ölçütler çerçevesinde doğru şekilde kullanılması çok önemlidir. Şırnak, Hakkari, Iğdır gibi illere üniversite açma kararını vermek çok kolay.  Ama bu kurumlarda nitelikli ve bilimsel bir eğitim vermek zor.

Türkiye’de eğitim sisteminin köklü bir yenileştirmeye gereksinimi var. Ülkemizde bilimsel temelde laik eğitim büyük yara almıştır. Eğitimdeki dinselleşme ve rasyonalizmden uzaklaşma başlı başına bir sorundur. Tüm bunlar dururken her ile üniversite göz boyamadan başka bir şey değildir.
                                                                           21 Mart 2020


Çanakkale Savaşları ve Milliyetçilik Kavramına Bir Bakış


Çanakkale Savaşları ve Zaferi’ni anma haftasına giriyoruz mart ayında. Yıllar önce aldığım ve izlediğim “ Çanakkale Geçilemedi “ adlı belgeseli tekrar izlemek üzere DVD okuyucuya koydum. Yönetmen Wain Fimeri’nin Avusturalya, Yeni Zelanda, İrlanda ve Galler televizyonları ile TRT ortak yapımı bu belgeselde yaklaşık iki saat, görüntüler ve filmin diyalogları beni Türk ve dünya tarihinin en önemli savaşlarından biri olan bu savaşlara aldı götürdü yeniden. Antik çağdan beri birçok mitolojik öykülere konu olmuş ve dünyanın en güzel doğa harikalarından biri olan Çanakkale Boğazı ve Gelibolu dağarcığım bir kez daha tazelendi. Önceleri, birçok kez ziyaret ettiğim ve yerli-yabancı gezgin gruplarına anlattığım bu yöreyi ve tarihini yeniden yaşadım. Çanakkale Savaşları’nın nedeni ve sonuçları, özellikle de savaşın kazanılmasında dehasıyla büyük rol oynamış Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün önemi üzerine birçok Türk insanının kuşkusuz bilgisi var. Ancak, her yıl yapılan törenler ve bu törenlere katılan, Çanakkale Savaşı’nda şehit düşmüş Avustralyalı, Yeni Zelandalıların torunları üzerine düşünmemek ve onların tutum ve tavırlarından etkilenmemek mümkün değil.

Her yıl anma törenleri düzenlenir Çanakkale Savaşları için. Türk televizyonları ve basın olayın önemi üzerine yayın yapar. Çanakkale’de Gelibolu Ulusal Parkı’nda yapılan törenlerde hep Anzakların torunları savaşta yiten dedelerini anmak için ta oralardan gelir ve hazır bulunurlar. Çanakkale Savaşları’nın anılarına Anzaklar ulusal bir kültür olayı olarak sahip çıkıyorlar.  Bu ne güzel bir vefa duygusudur, ne güzel bir tarih bilincidir! İmrenmemek mümkün değil doğrusu. Emperyalist Batı’nın Anadolu’yu yok etmek için giriştiği tarihin en önemli ikinci kara harekâtında saf alan çiftçi, memur, işçi kökenli birçok Avustralyalı, Yeni Zelandalı, İngiliz genç bir ideal uğruna savaştıklarını sanarak bu topraklarda yitip gitmişlerdir. Çanakkale Savaşı’nı büyük bir başarıyla yöneten ve zaferine imza atan Mustafa Kemal’in onlar için söylediği söz ise onun barışa ve barış kültürüne verdiği önemi göstermesi açısından ne önemlidir: “ Bu topraklar üzerinde kanlarını döken kahramanlar! Burada bir dost vatanın toprağındasınız. Huzur ve sükun içinde uyuyunuz. Sizler Mehmetçiklerle yan yana, koyun koyunasınız. Uzak diyarlardan çocuklarını savaşa gönderen analar! Gözyaşlarınızı dindiriniz! Çocuklarınız bizim bağrımızdadır, huzur içerisindedirler. Ve huzur içinde rahat uyuyacaklardır. Onlar bu topraklarda canlarını verdikten sonra artık bizim çocuklarımız olmuşlardır”. Yüreği sevgi ve barış dolu bir Anadolu insanının, aynı zamanda bir büyük komutan ve siyasetçinin, Mustafa Kemal’in sözleridir bunlar. Anma törenlerinde Atatürk’ün adını anmayan yoz siyaset erbabı savaş çığırtkanlığını ilke edinmiştir günümüz Türkiye’sinde.

Son yıllarda Çanakkale Savaşları’na ve anma törenlerine artan bir ilgi olsa da bizlerin kendi tarihimize ve anma yıldönümlerine pek yakın durduğumuz söylenemez. Bunun birçok nedeni olmalı. Öncelikle, eğitim sistemimizde bu tür zaferler bir tarihsel derinlikten ve felsefeden yoksun bir biçimde öğretiliyor. Hamasi kahramanlık duygu ve ruh haliyle olayın önemi ve içeriği belki de eksiliyor. Türk eğitim sisteminin tarih eğitimi ve yetiştirilen genç kuşaklarda tarih bilinci konusunda çok başarılı olduğunu söylemek zor. Ezberci, “ en kahraman Türk, daha kahramanı yok “ gibi bir şoven yaklaşım ağır basıyor yaklaşımlarda. Elin insanı binlerce kilometre uzaktan bu törenlere katılmaya gelirken bizler o bilinçte olmadığımız için kimsenin aklına “  biz de törenlere katılmalıyız “ gibi düşünceler gelmiyor doğal olarak. Hep merak etmiş ve sormuşumdur; Çanakkale Savaşı gibi bir olay Avustralya, Yeni Zelanda topraklarında olmuş ve yüz binlerce Türk askeri oralarda şehit düşmüş olsaydı o ülkelerde yapılan törenlere Türkiye’den kaç kişi katılırdı, acaba diye? Kore Savaşı’nda şehit olmuş Türklerin torunları Kore’de yapılan anma törenlerine katılmış mıdır hiç? Ayrıca, okuyan ve düşünen bir toplum olmadığımız için tarihimizin önemli olaylarını okul yıllarında edindiğimiz bilgiler düzeyinde biliyoruz ve üzerine pek bir şey katmıyoruz.

Çanakkale Savaşı üzerine kapsamlı bir film yapmamışız şu ana dek. Son on yıllarda kimi nitelikli belgeseller yapılıyor olsa da bu önemli bir boşluktur kültür dünyamız için. Böyle bir konu yabancıların tarihinde olsa şimdiye dek yüzlerce kez işlenir ve uluslararası bir tanıtım olanağı yaratılırdı. Her yıl Çanakkale Savaşları’nı anarken ve geçmişimizi anımsarken nerede olduğumuzu görebilmemiz için bir ölçü olmalıdır. Geriye bakılmalı ve şu soru sorulmalıdır: “ Geçen bir yıl içinde bu olay üzerine kaç kitap, makale, film, belgesel vb. yapıldı? “ sorusu sorulmalıdır. Tarihimize lâyık olabilmenin en temel koşulu bu olsa gerekir.

Tarih alanı, Türkiye’de uzun zaman milliyetçi, mukaddesatçı anlayışların kurbanı olmuş ve zaman içinde hamasi bir kahramanlık teması üzerine inşa edilmiş bir anlayış ortaya çıkmıştır. Oysa, günümüzde çok önemli çağdaş tarihçilerimiz vardır ve bunlar sayesinde yeni yaklaşım ve projeler ortaya konarak genç kuşaklar yeni bir tarih bilinciyle donatılmalıdır. Dünya tarihinin en önemli olaylarından biri olan Çanakkale Savaşları gibi bir tarihi olay anılırken onun aynı zamanda dünya barış kültürüne katkısı da sağlanmalı ve savaşa katılmış ülkeler arasında ortak barış projeleri geliştirilerek ülkemizin dünyadaki imajına da katkıda bulunmalıdır. Oysa günümüzde valilikler savaşa hayır mitinglerini yasaklamaya başladılar ülkemizde.

Tüm bunları yapabilmek çağdaş anlayış ve kafa yapısına sahip siyasetçiler ile mümkündür doğal olarak. Günümüz Türkiye’sine bakınca o türden yöneticileri arayın ki bulasınız.

                                                                                     12 Mart 2020

Kent Ormanları ve Aydın’ın Akciğerleri?             Yaşadığımız kentler betonu bol, yeşili az kentlere dönüştü uzun zamandır. Yağmacı ...