30 Aralık 2019 Pazartesi


Spor ve Çocuklarımızın Sağlığı

         Adnan Menderes Stadyumu’nun 2 nolu yan sahasında oğlumun da içinde olduğu çok sayıda çocuk hafta içi futbol antrenmanı yapıyor. Akşam 17.30 ile 19.00 arası süren bir çalışma bu. 19.00 sonrası da antrenman yapan çocuklar  var. Bütün gün okulda derslerden bunalan çocuklar için çok sosyal ve rekreatif bir ortam burası. Onların gelişimi için zorunlu ve yararı tartışılmaz bir etkinlik bu spor buluşması. Standard bir futbol büyüklüğündeki bu yan saha dörde bölünmüş ve aynı anda 4 amatör klüb oyuncuları antrenman yapıyor. Onları çalıştıran hocaları ile söyleşiyoruz. Hepsinin ortak derdi yeterli spor yapacak alan ve tesis yok. Bu nedenle hafta içi okul döneminde geç bir saatte çalışmak zorunda kaldıklarını söylüyorlar. Hepsi çocuklarımızın spor gereksinimleri için yeterli yatırımın yapılmadığını, gereken desteğin tam verilemediğini dile getiriyorlar. Kimi merkezi hükümete, kimi belediyeye eleştiride bulunuyorlar. Bu sahaya ne zaman yolum düşse her zaman hınca hınç çocuk dolu.

         Ortaokulda haftada 2 saat beden eğitimi dersi görüyor çocuklar. Ama bu yaş çocuğu için haftada bu iki saat hiç yeterli değil. Çünkü çocukların büyük bir oyun gereksinimi var ve gün içinde bunu tam karşılayamıyorlar. Beden eğitimi dersinin olduğu gün daha mutlu gidiyor ve dönüyorlar okuldan. Oysa günlük olarak düzenli bir spor saati ya da beden eğitimi dersi çocuklar için çok gerekli ve yararlı. Hem ruhsal-bedensel gelişimleri için hem de akademik başarıları için. Ama eğitim sistemi bu konuda çok yetersiz ya da başarısız. Ama bilinçli aileler çocuklarını spora yönlendiriyor, onları teşvik ediyor ve cesaretlendiriyorlar. Bu konuda toplum olarak biraz daha bilinçlendik.

         Son yıllarda sayıları hızla artan amatör spor klüpleri çocuklar için büyük bir olanak sunuyor. Her yaş kategorisinde başta futbol olmak üzere her dalda eğitim veriyor, çocukların bedensel ve ruhsal gelişimlerinde önemli bir rol oynuyorlar. Öğretici hocalarının çoğunluğu genç ve üniversitelerin beden eğitimi bölümlerinden mezun bilinçli ve donanımlı bireyler. Devletin öğretmen olarak atamayarak harcadığı ama kendilerince mesleklerini yapmaya çalışan bir antrenör kuşağı var. Ailelerle iletişimleri iyi, çocukları yönlendirmeleri, onları izlemeleri ve gelişimleri için çaba göstermeleri takdire değer. Bu amatör spor klüplerinin desteklenmesi, çalışmalarından daha fazla çocuğun yararlanması için desteklenmeleri kaçınılmaz. Birçoğu çalışmalarını ( futbol konusunda söylemek gerekirse ) Adnan Menderes Stadyumu yan sahalarında yapıyor. Kimileri özel halı sahalarını kiralayarak etkinliklerini sürdürüyorlar. Ama onların da sayısı yeterli değil. Okullardaki halı sahaları saymazsak Aydın’da 10 kadar halı saha anca vardır. Nüfusu üç yüz bine yaklaşan bir kentte bu tesis sayısı çok yetersiz. Genç nüfusun oldukça hızlı arttığı günümüzde çocuklarımız için daha çok spor tesisi yapmalı ve onları daha fazla sayıda spora yönlendirmeliyiz. Hareketsiz yaşam, obezite gelecek kuşaklar için büyük bir sağlık riski oluştururken bu konu öncel bir planlama olmak gerekir. Bir süre önce Cumhuriyet Gazetesi’nde çıkan “obezitede Türkiye Avrupa birincisi oldu” haberi konunun önemini gösteriyor. Çekirdek aile ortamında büyüyen çocuklarımız televizyondur, tablettir derken eve çakılı kalıyor ve bir süre sonra her anlamda sağlıklarını yitirme tehlikesiyle karşı karşı kalıyorlar. Oysa yaşadığımız çağın sağlık konusundaki altın ilkesi hareket ve hareketli bir yaşam tarzı. Özellikle çocuklarımız için. Sporun gerekliliği çocuklarımızın özellikle oyun ihtiyacı ile birleşince onların gelişimine ayrı bir ivme kazandırıyor.

         Türkiye’de devlet ne yazık ki spora ve genç kuşakların spor gereksinimlerine gereken ilgi ve desteği göstermiyor. Hazinenin kaynaklarında bu alana ayrılan bütçe çok yetersiz. Çoğu kez yatırım denen şeyler var olan tesislerin bakımı, yenilenmesi gibi konular. Oysa daha kapsayıcı ve radikal planlar gerekiyor. Merkezi otorite böyle ama yerel yönetimler de bu alanda çok duyarlı ve ilgili değil. Oysa kentte yaşayan çocukların spor alanı, oyun alanı ihtiyaçları için akan sular durmalı. Bu konular kentin gelişim planlarında ilk sıralarda yer almalı ve bütçeden önemli paylar ayrılmalı. Bir strateji geliştirilmeli. Kent merkezinde artık otopark, ofis yapıları değil çocuklarımız için spor tesisleri, sanat mekânları, sosyal alanlar öngörülmeli. Bu alanda, gerek Büyükşehir Belediyesi’nin gerekse Efeler Belediyesi’nin amatör spor klüblerini desteklemesi ve onlar için daha fazla sayıda spor tesisi yapmasını dileyelim.

                                                                                              04 Aralık 2019








Kadın Cinayetleri ve Demokrasi Kültürü

         Gün geçmiyor ki ekranlarda bir kadın cinayeti haberi geçmesin. Türkiye toplumu 21. yüzyılda kadına ve çocuklara karşı işlenen suçlarda ne yazık ki farklı bir yere savruldu. 70’li yıllardan beri toplumun gidişatını az çok izleyen bir yurttaş olarak hiç bu kadar sayıda kadına şiddet olaylarının basında ve ekranlarda yer aldığını anımsamıyorum. Dünyada da bir artış var bu konuda. Ama bizim ülkemiz istatistikleri bir hayli önde. Avrupa toplumlarından çok önce kadına temel hak ve özgürlüklerini tanımış bir toplumda nasıl bu noktalara gelindi? Bu konuda ciddi araştırmaların yapılması gerekir. Sorun yalnızca yasal boşluklar ve ilgili mercilerin ilgisizliği ile açıklanamaz. Bu aynı zamanda bu toplumda yaşayan biz erkeklerin de bir duyarsızlık ve utanç sorunudur.

         Defalarca eşinden şiddet gören kadınlar yasal haklarını kullanıyor ve koruma istiyor ama verilmiyor. O kadınlar katledildikten sonra ihmaller zinciri ortaya çıkmasına rağmen ortada hiçbir sorumlu yok. Var olan devlet yapısı görevini yapmayan unsurlarını koruyor. Evine kadar izlediği genç kızı hunharca öldüren psikopatlardan aramızda ne kadar var bilmiyoruz. Bu gösteriyor ki sokakta yürümek hiç güvenli değil bu ülkede. Cezaevinden izinli çıkaranlar daha önce cinayet işlemiş bu tipleri “acaba tekrar aynı suçu işler mi” diye merak etmiyor. Hiçbir denetim yok. Sal katili toplumun içine ne yaptığını hiç izleme.

         Onca cinayete ve şiddete maruz kadınlar “ yaşamak istiyoruz” diye haykırmak üzere gösteri yapmak istediklerinde kolluk güçlerince engelleniyor, ters kelepçe ile gözaltına alınıyor, adli kontrol şartı uygulanıyor. Bir zamanlar islâm dünyasında laik ve demokratik bir ülke olarak örnek gösterilen Türkiye’nin ne hale geldiğini gösteren bir örnek. Anayasada yazan laik, demokratik ve sosyal hukuk devleti tanımı tamamen boş bir tanımdır. Ülkemiz ne laik, ne demokratik ne de sosyal hukuk devletidir. Protesto hakkı en temel bir insan hakkıdır ve demokrasinin en temel koşullarından biridir. Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu verilerine göre yalnızca Ekim 2019’da 36 kadın cinayeti işlendi. 2018 yılında 440 kadın cinayeti işlenmiş Türkiye’de. Kadın cinayetleri her toplumda var denilebilir. Evet ama bizim toplumumuzda rekor boyutlara ulaşmış durumda. Asıl acı olan bunun kanıksanmış olması, gerekli tepkinin yeterli düzeyde ve sürekli bir şekilde gösterilemiyor olması.

         Türkiye toplumunun ciddi bir demokrasi eğitimi boşluğu var ve bu bugünden yarına çözümlenecek gibi değil. Kadına yönelik ayrımcılık önce ailede başlıyor. Toplumdaki feodal kalıntılar ya da feodal zihniyet kadınlara karşı en eşitlikçi görünen ailelerde bile zaman zaman kendini gösteriyor. Kadına karşı eşitlikçi, hak ve hukuk temeline dayalı bir eğitim ne ailede ne okullarda ne de toplumun farklı alanlarında verilmiyor. Erkeklere tanınan birçok hak kadınlara da tanınır görünse de uygulamada öyle olmuyor. Bu eşitlikçi olmayan anlayışı mevcut kültürel yapı besliyor, onaylıyor. Kadını eve hapseden, eşinin sözünün dışına çıkmayan, çocuk yetiştiren bir figür olarak topluma aşılıyor. Kariyer basamaklarında kendini kanıtlamış bir kadın için de bu böyle. Mevcut televizyon dizileri bunun reklamını yapıyor. Milli eğitim sistemi olabildiğince eğitimi haremlik selamlık hale getirmeye çabalıyor. Var olan siyasal iklim de kadını ortaçağ zihniyeti ile biçimlendirmeye çalışan bir ortamı hazırlıyor, besliyor, özendiriyor.

         Kadın cinayetleri konusunda öncelikle bu toplumda yaşayan erkeklerin ayağa kalkması gerekiyor. Mevcut feodal kafalarla işlenen bu cinayetlere aslında kadın cinayetleri değil “erkek cinayeti” demek daha doğru olur. Aile babası, kız çocuk sahibi erkeklerin bu alanda verilecek mücadelede en önde olması gerekir. Bunu kendi eşleri ve kız çocukları için yapmalıdırlar. Her ilde, Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu gibi oluşumlara destek vermeli, yaptıkları çalışmalara  katkıda bulunmalı, etkinliklerinde saf tutmalıdırlar. Eğer yaşadıkları yerlerde bu tür oluşumlar yoksa onları oluşturmalılar, başlatmalılar. Bu yalnızca kadınların, yasal mercilerin, güvenlik güçlerinin, hukuğun değil bizzat erkeklerin de sorunudur.

         Yaşadığımız 21. yüzyıl Türkiye’sinin bize öğrettiği şudur:
-     . Temiz gıda istiyorsan bunun için mücadele et, örgütlen
-      .Temiz hava istiyorsan sesini çıkar, havayı kirletenlere karşı örgütlen çünkü azgın bir şekilde para hırsı yüzünden havamızı kirletiyorlar
-     . Çocuğun için iyi eğitim istiyorsan bunu talep et, haykır, haklarını kullan. Çocuğunun eğitimi bugün devletin umurunda değil.
-     . Sokakta güvenle yürümek istiyorsan bunun için mücadele et. Çünkü ülkemizde yolda yürürken bile güvende değil çocuklarımız.

                                                                                                            13 Aralık 2019

*kadincinayetlerinidurduracağız.net sitesi konuyla ilgili yararlanılabilecek kapsamlı bir site.

Metalaşan Eğitim


Metalaşan Eğitim ve Özel Okullar

         Son günlerde basında yer alan bir özel eğitim kurumunun yaşadığı mali kriz eğitim ve paralı eğitim konusunu bir süreliğine de olsa gündeme taşıdı. Türkiye’nin hızlı ve sıcak akan gündeminde ne yazık ki en az yer alan ve tartışılan konu eğitim ve eğitim kurumlarımızdır. Oysa eğitim konusu ya da sorunu ülkemizin ve çocuklarımızın gelecek sorunudur. Maaşlarını alamayan öğretmenler, elektriği ve suyu kesilen okullar, mağdur veliler ve öğrenciler derken panik havasıyla çocuğunu bir başka “özel “ okula alan aileler eğitim sorunumuzun ne denli yakıcı olduğunu anımsattı. Çocuklarımız adeta kapanın elinde kalıyor.

         Eğitim en temel insan hakkı olmak gerekir ve devletin toplumun tüm kesimlerine ücretsiz vermek zorunda olduğu bir hizmettir. Anayasal bir güvenceye bağlanan bu eğitim hakkının kullanımı ne yazık ki havada kalmaktadır. Devletin üzerine düşen sorumluluktan bilinçli olarak kaçması, gereken eğitim yatırımlarının bütçeden yeterli pay alamayışı, eğitimi bir rant kapısı olarak pazarlama politikası sonucu mantar gibi artan özel okullar özel-devlet okulu ayrımını yarattı ve bu en temel hakkın kullanımında toplumsal ayrıştırmayı artırdı. Günümüz Türkiye’sinde 1,5 milyona yaklaşan özel okul öğrenci sayısı toplam orta öğretim öğrenci sayısının % 10’na ulaştı. Parası olan çocuğunu özel okula yollasın olmayan ise devlet okullarında “niteliksiz” eğitim alsın gibi bir anlayış bizzat siyasiler tarafından lanse edildi. Oysa devlet okullarının tümünün niteliksiz eğitim verdiği algısı yanlış olduğu gibi özel okulların tümünün de nitelikli eğitim verdiği algısı doğru değildir. Nitekim LGS ve üniversite sınav istatistikleri bunu göstermektedir. Burada esas olan eğitimin tüm topluma eşit olarak verilmesi ve çocuklarımıza fırsat eşitliği tanınmasıdır. Günümüz Türkiye’sinde ne yazık ki eğitim kimileri için bir kazanç ve rant kapısı olmuştur. Bir okul öğrenci ilişkisi para temelinde kurulamaz ve gelişemez. O durumda öğrenciler müşteri eğitim kurumu ise işverene dönüşür. Toplumun geleceği çocuklarımızı böyle bir meta konusuna dönüştürmek büyük kötülüktür. Ve Türkiye’de bu yapılmıştır. Oysa devletin gereken çağdaş eğitim yatırımlarını öncelikli ve çağın gereklerine uygun bir biçimde herkes  için eşit olarak yapması ve onlara eşit şanslar vermesi sosyal hukuk devletinin olmazsa olmazıdır. Gerek bölgesel farklılıklar gerekse toplumsal ekonomik koşullardaki farklılıklar gelişmiş bölgelerle geri kalmış bölgeler arasında eğitim açısından derin uçurumlar yaratmıştır. Bu çarpık ve adaletsiz yapı kronikleşmiş ve ülkemizin geleceğini karartmaya başlamıştır. PISA vb. sınav sonuçları eğitim konusunda dünya ulusları içinde nal topladığımızın resmidir. Daha nitelikli okul, daha nitelikli öğretmen ve ders araç-gereçleri, çağdaş bir eğitim için vazgeçilmez unsurlardır. Oysa bunlar günümüz Türkiye’sinde şimdilerde hayal gibi görünmektedir. Dahası, az sayıda nitelikli eğitim veren okullar ise çağdışı siyasetçilerin saldırısı altındadır. Proje okul vb. adı altında yozlaştırılmaya çalışılan bu kurumlara, ne mutlu ki, veliler ve öğrenciler sahip çıkmakta ve mücadele etmektedirler.

         Ülkemizdeki özel eğitim kurumlarının daha katılımcı, daha kâra yönelik olmayan bir yapıya doğru dönüşmesi gerekiyor. “ Özel okul güzel okul” anlayışı yoz bir anlayıştır ve bunun terk edilmesi gerekiyor. Ama yaşadığımız toplumda ortada bir para ve rant olgusu olacak da insanlar oraya saldırmayacaklar. Oysa eğitim bir rant ve para kaynağı olmamak zorundadır. Bu alanda devlet yönlendirici ve belirleyici güç olarak öncü olmak durumundadır.

Türkiye’de devletin eğitimi boşlaması ve savsaklaması karşısında aileler bir tür kooperatifleşme yöntemiyle kâr amacı gütmeyen ama yalnız çocuklarımızın çağdaş eğitim almasını amaçlayan özel okullar kurma ve işletme becerisini göstermelidirler. Bu tür bir “özel okul” mantığı ve anlayışının teşvik edilebileceği ve toplumda yaygınlaşabileceğini düşünüyorum. ÇYDD derneğinin okul temelinde örgütlü ve örgün yapısı gibi. Ev ve yazlık için kooperatif kuran ve örgütlenen bir aile aynı beceriyi çocuklarının eğitimi için de gösterebilir kanısındayım. Bu kadar paraya tapan ve tek değer yargısının ne yazık ki para olduğu günümüzde ütopik gibi gelebilir. Ama devletin ya da siyasal iktidarın eğitim konusuna yaklaşımı ve bakışını gördükçe bugünkü geri kalmışlık karşısında yeni yol ve yöntemler bulunmak zorunludur. İktidara aday siyasal partiler bu konuda projeler geliştirmeli ve eğitim alanında toplumsalcı, katılımcı, kâr amacı gütmeyen politikalarını yaratmalı ve seçim programlarına koymalıdırlar.

Eskiden özel okul yoktu, güzel okul yoktu. Devletin okulu vardı ve en yakın okula gidilir orada eğitim alınırdı. Mahallenin varsılı da yoksulu da aynı sıraları paylaşır ve aynı hocalardan ders alırdı. Kimse “iyi öğretmen” aramazdı. İyi kötü bir fırsat eşitliği ( tümüyle olmasa da ) vardı. Üniversiteye gitmek için bir tek sınava girilirdi. Şimdi, iyi ortaokula gitmek için, iyi liseye gitmek için de sınava girmek gerekiyor. Toplumsal eşitsizlik algısı yaşamın her alanında olduğu gibi eğitim alanında da yerleştirilmiş durumda.

Çağımız edilgen, olayları tribünden seyreden, haklarına sahip olma konusunda duyarsız toplumları ne yazık ki her alanda uygarlık yarışının dışına itiyor. Daha temiz hava, daha sağlıklı gıda, daha temiz bir çevre için nasıl mücadele etmek gerekiyorsa daha nitelikli eğitim, daha çağdaş eğitim için de mücadele etmek gerekiyor. “ Gemisini kurtaran kaptan” anlayışı bizim gibi toplumları hiçbir yere götürmez.

                                                                                                 26 Aralık 2019








Kent Ormanları ve Aydın’ın Akciğerleri?             Yaşadığımız kentler betonu bol, yeşili az kentlere dönüştü uzun zamandır. Yağmacı ...