3 Mayıs 2020 Pazar


Çürük Bir Bina Rant Kapısı Mıdır?

         Evet, rant kapısıdır. Devlet için bu ne yazık ki böyledir, böyle olmuştur günümüz Türkiye’sinde. Ve bu uygulama için TBMM’nde yasa çıkarılmakta ve milletvekilleri, tümü olmasa da, el kaldırarak onaylamaktadır. Ruhsatsız bina mı yaptın, kaçak bina mı inşa ettin, çürük bir yapıyı mı diktin kentin ortasına? Hiç önemli değil. Parayı verdin mi ne ruhsatsız bina, ne kaçak bina ne de çürük bina kalır. İnsanların içinde oturduğu bina bir depremde yıkılırmış, insanlar ölürmüş, devletin umurunda değil. Ama asıl önemlisi insanların umurunda değil. Bir depremde yıkılacağını bile bile insanlar o çatının altında yaşayabilir mi? Çocuğunu, sevdiklerini riske atabilir mi? Bu, “ bize bir şey olmaz” zihniyeti midir yoksa kabullenilmiş bir çaresizlik mi? Adına imar affı, imar barışı denen yasal düzenlemelerle gözlerimizin önünde olup bitmektedir tüm bunlar. Televizyonlarda aftan yararlanmak için oluşan uzun kuyrukları görüyor ve hiçbir soru sormuyoruz. 7 milyon 455 bin başvuru yapılmış. Devlet 24 milyardan fazla kazanç elde etmiş. Hiç kimse bir soru sormuyor. Bu binalar çürük, kuralına göre yapılmamış, riskli, depremde yıkılabilir, insanlar ölebilir. Bunlara nasıl ruhsat veriliyor? Akıl uçmuş, beyinler uyuşmuş. Ve Elazığ’da olduğu gibi bir deprem o çürük, kaçak, ruhsatsız yapıları yerle bir ediyor. Ölen öldüğü ile kalıyor, kader deniyor, “kabullenelim” deniyor. Olası bir İstanbul depreminde 50 000 bina yıkılacak deniyor. Dilimizden dökülen sözcükler anlamını yitirdi, etki yapmıyor insanımızda. Bir avuç onurlu bilim insanı deprem tehlikesini yıllardır dile getiriyorlar ama sesleri bu duyarsızlık içinde kayboluyor.

Bir hafta önce yaşadığımız Elazığ ve Malatya depremi bu doğanın yıkımı karşısında ne kadar vurdumduymaz ve sorumsuz olduğumuzu gözler önüne serdi bir kez daha. Deprem gerçeğine gözlerini kapamış ve hiçbir önlem almayan  idareciler, bu kaderdir diyen siyasetçiler, sanki bir deprem ülkesi değilmişiz gibi konuya duyarsız halkımız, bu tehlikeyi yeterince ele almayan görsel ve yazılı basın, deprem vergisi diyerek cebinden çıkan paraları merak bile etmeyen yurttaş bilinci. Saya saya bitmeyecek birçok neden dile getirilebilir. Ama ülkemizde en önemli sorun bir akılcılığın (rasyonalizmin) hiçbir zaman iktidar olmayışıdır. Türkiye’nin temel sorunu bu olmak gerekir. Hem genelde hem yerelde böyledir bu.
Şimdi herkes konuşuyor. Ekranlarda konunun uzmanından geçilmiyor. Bu bir süre daha sürecek ve konu yine unutulup gidecektir. Oysa unutmamak ve bilinçlenmek gerekiyor. Bilgi sahibi olmamız gerekiyor. İstanbul depremini herkes konuşuyor da yaşadığımız kenti pek azımız anımsıyor, sorguluyor. Oysa Aydın da bir deprem bölgesinde yer alıyor ve kentimizdeki olası bir depremle ilgili eminim kimsenin pek ilgilendiği yok.

Aydın’da olası bir yıkıcı depremde riskli binalar var mıdır? Varsa sayıları ne kadardır? Bu binalar hakkında ne yapılmaktadır? Büyükşehir ve Efeler Belediyesi’nin bu konuda çalışmaları, hazırlıkları nedir? Toplanma alanları var mıdır, nereleridir, yeterli midir? Kentimizdeki okullar, hastaneler depreme dayanıklı mıdır? Bu konuda riskli olanlar var mıdır? Bu okul, hastane vb. yapılara deprem dayanıklılık testi yapılmış mıdır? Tüm bu konularda elimizde yeterince veri var mıdır? Bu soruları hem yerel yönetimlere hem de mülki yönetimlere sormalı ve yanıtlarını ısrarla talep etmeliyiz. Yaşadığımız kentlere odaklanalım ve deprem olgusunu yerelde sorgulayalım. Aydın Büyükşehir Belediyesi ve Efeler Belediyesi’nin bu konuda kapsamlı bir web sayfası hazırlaması halkı bilinçlendirmesi açısından çok yararlı olacaktır. Bir deprem anında kent sakinleri neleri, nasıl, ne zaman yapmalıdırlar? Bunlar yaşamsal konulardır. Herkes konuyu ele alıyor ama somut şeyler yapmalı, somut adımlar atmalıyız.  Hepimiz bu konuda duyarsız ve uzgörüden yoksun yaşıyoruz.

Deprem olgusu hem devlet hem de yurttaşlar için bir yaşam hakkı sorunudur. Çağdaş bir devlet her şeyden önce yurttaşının can güvenliğini sağlayan, bunu bir rant konusu haline getirmeyen bir devlet olmak gerekir. Oturduğumuz çürük binaya imar affı ile ruhsat aldığımızda artık o bina sağlam mı olmaktadır? Ve bu binalar bir depremde yıkıldığında içinde oturanın sorumluluğu olduğu gibi devletin de bir sorumluluğu yok mudur? Bu sorumsuzluk bir yaşam hakkı ihlali olsa gerektir. Bu deprem konusu stratejik bir konu olarak devlet aygıtının en önemli önceliklerinden olmadıkça insanlarımız kurbanlık koyunlar gibi çürük çarık konutlarda yaşamaya mahkûm olacaklardır.

                                                                           30 Ocak 2019


ADÜ Ve Aydın’ın Arkeolojik Zenginliği

         Aydın ili ülkemizin, hatta dünyanın en önemli arkeolojik mirasına sahip özel bir coğrafyasında yer alıyor. Özellikle ilkçağ uygarlığının en önemli yerleşim yerleri ve kültürel kalıntılarını barındırması açısından özel bir öneme sahip ilimiz. Bugünkü çağdaş Avrupa uygarlığının temelini oluşturduğu kabul edilen ilkçağ Helen kültürünün en önemli kent yerleşimleri İyonya denen bu bölgede yer alıyor. Bilimin ve bilimsel düşüncenin doğduğu bu topraklar üzerinde bugün biz yaşıyoruz. Miletos, Priene, Tralleis, Magnesia, Afrodisias, il sınırları dışında da olsa Efesos gibi kentler dünya kültür mirası içinde çok ayrıcalıklı bir yere sahip. Bilimin babası Thales’in, modern kentçiliğin babası  Hipodamos’un, atomcu teorinin kurucusu Leukippos’un yaşadığı topraklarda yaşıyoruz. Ama elimizin altındaki bu zenginliklerden bihaber yaşıyoruz.

         Adnan Menderes Üniversitesi’ne ülkemizin her ilinden ve bölgesinden öğrenciler geliyor her yıl. Üniversite sınavında Adnan Menderes Üniversitesi’nin  bir fakülte, yüksek okul ya da meslek yüksek okulunu tercih eden bir öğrenci böylesi önemli bir bölgeye geldiğinin farkında mıdır bilmiyorum. Ama birçoğunun günlük kaygılarla tercihlerini yaptığını düşünüyorum. Üniversite bünyesinde aldıkları eğitim bir yana onların kültürel bir kimlik kazanmasında ve kişiliklerinin zenginleşmesinde bu arkeolojik zenginliğin önemli bir rol oynayabileceğini düşünüyorum. Ama birçoğunun, yukarıda sözünü ettiğim kültür varlıklarını görmeden kentlerine döndüğünü de biliyorum. Oysa burada öğrenim gördükleri 4 yıl boyunca bu arkeolojik zenginlikler, ören yerleri, kültür varlıkları görmeleri, ziyaret etmeleri gereken yerler olarak aldıkları üniversite eğitimini tamamlayan önemli bir unsur olmak gerekir. Ama gerek ekonomik, gerekse kültüre olan ilgisizlik vb. bir dizi nedenden dolayı ülkemizin birçok bölgesinden kentimize gelen öğrencilerin büyük çoğunluğu buraları görmeden, ziyaret etmeden kentlerine dönüyor. Ev okul arasında tekdüze bir hayata alışan bu gençlerin kendiliğinden buraları görme ihtiyacını hissetmeleri zor. Uzun yıllar üniversitede çalışan biri olarak bunun tanığıyım. 50 000’den fazla öğrenci sayısına ulaşan ADÜ’nün bu konuda bir proje geliştirmesi ve üniversite bünyesindeki öğrencilerin belli bir program kapsamında bu ören yerlerini, antik kentleri ziyaret etmesini teşvik etmesi önemli bir adım olacaktır. Kâr amacı gütmeden, tamamen ekonomik sosyal bir proje olarak öğrencilerini kentimizin önemli ören yerleriyle buluşturması ülkemiz genelinde bir ilk olacaktır. Hatta buraların ziyaretini ders müfredatına bile koymaları sonsuz yarar sunabilir. Üniversitemizin Fen Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü bu konuda öncülük etmeli ve girişimde bulunmalıdır. Ama bu konu üniversitenin temel önceliklerinden biri olmalıdır her şeyden önce. Akademik yaşamın içinde yer alması gereken temel bir parametre olmalıdır. Hiçbir öğrenci kendiliğinden “bilimsel düşüncenin doğduğu Miletos’u görmeliyim”  diyerek hareket etmez. ‘ “Ünlü felsefeci Herakleitos’un yaşadığı Efesos’a gitmeliyim  demez. Afrodisias antik kentini duymuştur ama bütçesi elvermediğinden gidip göremez. Bunu yapanlar iki elin on parmağını geçmez. Onları bu zenginliklere yönlendirecek, o kültür varlıklarının önemini anlatacak, anımsatacak bir akademik iklim gerekir. Bunu yapacak ise öğretim elemanlarıdır, derslere giren hocalardır, daha üst düzeyde üniversite yönetimidir. Özellikle, günümüzde eğitimin dibe vuran yapısı göz önüne alındığında gençlerimiz kültüre, tarihe ilgi duyar bir şekilde yetişmiyorlar. Oysa yaşadığımız toprakların önemini, orada yer alan kültürel zenginlikleri bilmek, onları özümsemek, korumak dünyaya bakış açımızı değiştirir. Ufkumuzu zenginleştirir. Ülkemize ve yurdumuza olan ilgi ve sevgimizi besler.

         Matematik bölümü öğrencileri bir derslerini Thales’in kenti Miletos’ta yapmalıdır. Felsefe bölümü öğrencileri “ her şey akar, hiçbir şey durmaz” diyen diyalektiğin babası Herakleitos’un yaşadığı Efesos’un tiyatrosunda hocalarından ders dinlemelidir. Arkeoloji bölümü öğrencileri Magnesia Artemis Tapınağı’nın mimarı Hermogenes’i antik kentin kalıntılarını soluyarak, yaşayarak öğrenmelidir. Aya Sofya’nın iki mimarından biri olan Tralleisli Anthemius’u ören yerinin jimnazyumunda açıklamalıdır arkeoloji hocası. Bunlar o öğrenciler için unutulmaz anılara dönüşecektir. Tralleis’de mimar Anthemius üzerine bir sempozyum yapılmalı, düşünülmelidir. Bu uluslararası bir sempozyum olmalıdır da. Üniversite bunları yapınca üniversite olur.

         ADÜ büyük bir eğitim kurumu ve yetişmiş kadrosuyla bunları yapabilecek güçtedir. Üniversite yönetiminde böylesi bir anlayışın yeşermesi ve hayata geçmesi için öncelikle arkeoloji bölümü öğretim elemanlarının bunu kendilerine dert edinmeleri, konuyu olgunlaştırmaları ve somut projeye dönüştürmesi gerekir.  

         Ülkemizde eğitim, ne yazık ki hayattan kopuk, okulun sınıfına hapsolmuş, öğretmen merkezli, düşünmeyi ve sorgulamayı değil ezberlemeyi ve tekrar etmeyi alışkanlığa dönüştüren bir kısır yapıda dönüp duruyor. Eğitim alanında çağı yakalamak için ezberleri bozmak, dünyaya bakmak, onu izlemek ve eksiklerimizi saptamak gerekiyor. Ülkeyi yapanların böyle bir dertleri yok. Ve zaten sorun da burada.

                                                                                      15 Ocak 2020


Bilgi Edinme Hakkı, Demokratik Şeffaflık Ve Yerel Yönetimler

Yaşadığımız çağda bilgi, bilgi toplumu, bilgi edinme hakkı gibi kavramlar çoktan yaşamımıza girdi ve bunlar doğrudan yaşam kalitemizi, seçimlerimizi, geleceğimizi etkilemeye başladı. Sağlıklı ve doğru karar verebilmenin en temel koşulu doğru bilgiye erişim ve günümüz Türkiye’sinde bu hiç kolay değil. Medyanın tarafsızlığını yitirmesi, doğru haber kanallarına yapılan sansür ve erişim engelleri sağlıklı bilgiye ulaşım yollarının önünde duran engeller. Oysa çağımız artık bir iletişim çağı ortak kanıya göre.

Fransa’da bisiklet kullanımını araştırırken bulduğum bir internet portalı Avrupa’da yerel yönetimlerin ne düzeyde olduğunu ve bizim yerel yönetimlerimizin ne durumda olduğunu anımsattı. Paris Belediyesi’nin 2010 yılında başlattığı ve Paris ile ilgili tüm bilgilerin, verilerin ayrıntılı olarak halka açılmasını amaçlayan bir bilgi portalı: opendata.paris.fr. Kentle ve yerel yönetimle ( Paris Belediyesi ) ilgili öğrenmek istediğiniz bir konuyu en ince ayrıntılarıyla sunuyor kentlilere. Verilere ilgili konu yoluyla ulaşabildiğiniz  portalda yok yok. Yerel yönetim ve kamu finansmanı, yurttaşlık, ticaret ve turizm, kültür, çevre, hizmetler ve sosyal donanımlar, kamusal alan ve ulaşım türleri, kentçilik ve barınma ana temaları ile açılan portal ilgili linklere tıklayınca sizi engin bir veri dünyasına götürüyor. Belediyenin bütçeleri, nereye ne kadar ayrılmış, yaptığı geçmiş yatırımlar, yapacağı yeni yatırımlar, projeleri, projenin hangi aşamada olduğu ve ne zaman biteceği, ulaşım ile ilgili çok ayrıntılı veriler, metrolar, otobüsler, bisikletli ulaşım ağı Velib, bunlarla ilgili haritalar, cep telefonları için uygulamalar, duraklar, araç sayıları, trafik yoğunluğu, hangi bölgede ne yoğunlukta hava kirliliği olduğu; içinde kaybolup gideceğiniz bir veri kaynağı. Kentteki yeşil alanlar, korular, ormanlar, anıt ağaçların sayısı, hava durumu ile ilgili çok geniş haber linkleri, doğa yürüyüş rotaları, güzergâhlar üzerindeki konaklama yerleri, hangi mevsim yürümek gerektiğine değin öneriler. Kültür hayatı, müzeler, onların doluluk oranları, sergi salonları, sergiler. Veriler, veriler, veriler…!

Paris Belediyesi’nin toplantıları, aldığı kararlar, kim nasıl ve ne kadar oy vermiş, ilgili istatistikler, belediyenin toplantı takvimi, hangi tarihte hangi konu görüşüleceğine ilişkin bilgiler. “Sokağımda” başlıklı bir link var, yaşadığınız sokakta o gün bir belediye çalışması var mı ya da olacak mı, gibi ayrıntılar. Akla hayâle hiç gelmeyecek konularda bir veri dağarcığı evinizde bir tıkla elinizin altında. Üstelik bu bilgileri çeşitli dosya türleri olarak indirmek ve bunları ticari olmamak koşuluyla paylaşmak da serbest. Seçtiğiniz yerel siyasetçinin ya da yöneticinin ne yaptığını, nasıl yaptığını izlemek için çok önemli bir demokratik araç. Demokratik şeffaflık mı arıyorsunuz, burada var. Doğru ve yalan olmayan bilgi mi arıyorsunuz, burada var. Bunlar günümüzde siyasetçileri denetlemek ve onları yönlendirmek için en önemli demokratik araçlar.

Sayfada gezindikten sonra insan ülkesini ve ülkemizdeki siyasetçileri anımsamadan yapamıyor. Böylesi projeleri olan yerel yöneticiler ne zaman yeşerecek ülkemizde diye üzülüyor. Böyle bilgi kaynaklarının yaşadığımız kentlerde yaratılması için daha kaç zaman gerekir, bilmiyorum. Ama “ yeni nesil belediyecilik anlayışı” diyen siyasetçilerin bunları programlarına somut projeler ile koymaları hayata geçirmeleri gerekiyor. İnsana saygı, seçmene saygı, demokratik katılımcılık, şeffaflık bunu gerektiriyor. Seçtiğimiz siyasetçileri ve uygulamalarını izlemek, onları doğru işler yapmaya yöneltmek için biz seçmenlere de önemli görevler düşüyor. Türkiye’de seçimler oluyor, seçtiğimiz yöneticiler bildiği gibi yönetiyor, seçimde verdikleri sözleri tutuyor mu, yoksa tam tersini mi yapıyor; bunları biz yurttaşlar olarak yakından izlemiyoruz. Bu süreçleri çok çabuk unutuyoruz.  Bunun için alınan kararları bilmemiz, projeleri izlememiz, gerekli eleştirileri ve itirazları yapmamız gerekiyor. Bunları da ancak doğru ve sağlıklı bilgilerle, verilerle yapabiliriz. Yaşadığımız kentte yerel yönetimlerin attığı her adımı izlemek, projelerinin neye ve kime hizmet ettiğini anlamak ve ona göre tavır koymak gerekiyor. Bir tür “gölge belediye yönetimi” gibi sivil oluşumlar öngörmek ve yaratmak gerekiyor.

Demokratik yönetim, şeffaflık, açık toplum konularında dünyadaki yerimiz çok gerilerde. Geleceğin siyasetçileri yaptıklarını halktan saklayan, gizleyen siyasetçilerden değil onları halkla paylaşan temiz siyasetçiler olmak zorundadır. Yoksa demokrasiyi hiçbir zaman gerçek anlamda yaşayamayacağız.

                                                                        31 Aralık 2019 

30 Aralık 2019 Pazartesi


Spor ve Çocuklarımızın Sağlığı

         Adnan Menderes Stadyumu’nun 2 nolu yan sahasında oğlumun da içinde olduğu çok sayıda çocuk hafta içi futbol antrenmanı yapıyor. Akşam 17.30 ile 19.00 arası süren bir çalışma bu. 19.00 sonrası da antrenman yapan çocuklar  var. Bütün gün okulda derslerden bunalan çocuklar için çok sosyal ve rekreatif bir ortam burası. Onların gelişimi için zorunlu ve yararı tartışılmaz bir etkinlik bu spor buluşması. Standard bir futbol büyüklüğündeki bu yan saha dörde bölünmüş ve aynı anda 4 amatör klüb oyuncuları antrenman yapıyor. Onları çalıştıran hocaları ile söyleşiyoruz. Hepsinin ortak derdi yeterli spor yapacak alan ve tesis yok. Bu nedenle hafta içi okul döneminde geç bir saatte çalışmak zorunda kaldıklarını söylüyorlar. Hepsi çocuklarımızın spor gereksinimleri için yeterli yatırımın yapılmadığını, gereken desteğin tam verilemediğini dile getiriyorlar. Kimi merkezi hükümete, kimi belediyeye eleştiride bulunuyorlar. Bu sahaya ne zaman yolum düşse her zaman hınca hınç çocuk dolu.

         Ortaokulda haftada 2 saat beden eğitimi dersi görüyor çocuklar. Ama bu yaş çocuğu için haftada bu iki saat hiç yeterli değil. Çünkü çocukların büyük bir oyun gereksinimi var ve gün içinde bunu tam karşılayamıyorlar. Beden eğitimi dersinin olduğu gün daha mutlu gidiyor ve dönüyorlar okuldan. Oysa günlük olarak düzenli bir spor saati ya da beden eğitimi dersi çocuklar için çok gerekli ve yararlı. Hem ruhsal-bedensel gelişimleri için hem de akademik başarıları için. Ama eğitim sistemi bu konuda çok yetersiz ya da başarısız. Ama bilinçli aileler çocuklarını spora yönlendiriyor, onları teşvik ediyor ve cesaretlendiriyorlar. Bu konuda toplum olarak biraz daha bilinçlendik.

         Son yıllarda sayıları hızla artan amatör spor klüpleri çocuklar için büyük bir olanak sunuyor. Her yaş kategorisinde başta futbol olmak üzere her dalda eğitim veriyor, çocukların bedensel ve ruhsal gelişimlerinde önemli bir rol oynuyorlar. Öğretici hocalarının çoğunluğu genç ve üniversitelerin beden eğitimi bölümlerinden mezun bilinçli ve donanımlı bireyler. Devletin öğretmen olarak atamayarak harcadığı ama kendilerince mesleklerini yapmaya çalışan bir antrenör kuşağı var. Ailelerle iletişimleri iyi, çocukları yönlendirmeleri, onları izlemeleri ve gelişimleri için çaba göstermeleri takdire değer. Bu amatör spor klüplerinin desteklenmesi, çalışmalarından daha fazla çocuğun yararlanması için desteklenmeleri kaçınılmaz. Birçoğu çalışmalarını ( futbol konusunda söylemek gerekirse ) Adnan Menderes Stadyumu yan sahalarında yapıyor. Kimileri özel halı sahalarını kiralayarak etkinliklerini sürdürüyorlar. Ama onların da sayısı yeterli değil. Okullardaki halı sahaları saymazsak Aydın’da 10 kadar halı saha anca vardır. Nüfusu üç yüz bine yaklaşan bir kentte bu tesis sayısı çok yetersiz. Genç nüfusun oldukça hızlı arttığı günümüzde çocuklarımız için daha çok spor tesisi yapmalı ve onları daha fazla sayıda spora yönlendirmeliyiz. Hareketsiz yaşam, obezite gelecek kuşaklar için büyük bir sağlık riski oluştururken bu konu öncel bir planlama olmak gerekir. Bir süre önce Cumhuriyet Gazetesi’nde çıkan “obezitede Türkiye Avrupa birincisi oldu” haberi konunun önemini gösteriyor. Çekirdek aile ortamında büyüyen çocuklarımız televizyondur, tablettir derken eve çakılı kalıyor ve bir süre sonra her anlamda sağlıklarını yitirme tehlikesiyle karşı karşı kalıyorlar. Oysa yaşadığımız çağın sağlık konusundaki altın ilkesi hareket ve hareketli bir yaşam tarzı. Özellikle çocuklarımız için. Sporun gerekliliği çocuklarımızın özellikle oyun ihtiyacı ile birleşince onların gelişimine ayrı bir ivme kazandırıyor.

         Türkiye’de devlet ne yazık ki spora ve genç kuşakların spor gereksinimlerine gereken ilgi ve desteği göstermiyor. Hazinenin kaynaklarında bu alana ayrılan bütçe çok yetersiz. Çoğu kez yatırım denen şeyler var olan tesislerin bakımı, yenilenmesi gibi konular. Oysa daha kapsayıcı ve radikal planlar gerekiyor. Merkezi otorite böyle ama yerel yönetimler de bu alanda çok duyarlı ve ilgili değil. Oysa kentte yaşayan çocukların spor alanı, oyun alanı ihtiyaçları için akan sular durmalı. Bu konular kentin gelişim planlarında ilk sıralarda yer almalı ve bütçeden önemli paylar ayrılmalı. Bir strateji geliştirilmeli. Kent merkezinde artık otopark, ofis yapıları değil çocuklarımız için spor tesisleri, sanat mekânları, sosyal alanlar öngörülmeli. Bu alanda, gerek Büyükşehir Belediyesi’nin gerekse Efeler Belediyesi’nin amatör spor klüblerini desteklemesi ve onlar için daha fazla sayıda spor tesisi yapmasını dileyelim.

                                                                                              04 Aralık 2019








Kadın Cinayetleri ve Demokrasi Kültürü

         Gün geçmiyor ki ekranlarda bir kadın cinayeti haberi geçmesin. Türkiye toplumu 21. yüzyılda kadına ve çocuklara karşı işlenen suçlarda ne yazık ki farklı bir yere savruldu. 70’li yıllardan beri toplumun gidişatını az çok izleyen bir yurttaş olarak hiç bu kadar sayıda kadına şiddet olaylarının basında ve ekranlarda yer aldığını anımsamıyorum. Dünyada da bir artış var bu konuda. Ama bizim ülkemiz istatistikleri bir hayli önde. Avrupa toplumlarından çok önce kadına temel hak ve özgürlüklerini tanımış bir toplumda nasıl bu noktalara gelindi? Bu konuda ciddi araştırmaların yapılması gerekir. Sorun yalnızca yasal boşluklar ve ilgili mercilerin ilgisizliği ile açıklanamaz. Bu aynı zamanda bu toplumda yaşayan biz erkeklerin de bir duyarsızlık ve utanç sorunudur.

         Defalarca eşinden şiddet gören kadınlar yasal haklarını kullanıyor ve koruma istiyor ama verilmiyor. O kadınlar katledildikten sonra ihmaller zinciri ortaya çıkmasına rağmen ortada hiçbir sorumlu yok. Var olan devlet yapısı görevini yapmayan unsurlarını koruyor. Evine kadar izlediği genç kızı hunharca öldüren psikopatlardan aramızda ne kadar var bilmiyoruz. Bu gösteriyor ki sokakta yürümek hiç güvenli değil bu ülkede. Cezaevinden izinli çıkaranlar daha önce cinayet işlemiş bu tipleri “acaba tekrar aynı suçu işler mi” diye merak etmiyor. Hiçbir denetim yok. Sal katili toplumun içine ne yaptığını hiç izleme.

         Onca cinayete ve şiddete maruz kadınlar “ yaşamak istiyoruz” diye haykırmak üzere gösteri yapmak istediklerinde kolluk güçlerince engelleniyor, ters kelepçe ile gözaltına alınıyor, adli kontrol şartı uygulanıyor. Bir zamanlar islâm dünyasında laik ve demokratik bir ülke olarak örnek gösterilen Türkiye’nin ne hale geldiğini gösteren bir örnek. Anayasada yazan laik, demokratik ve sosyal hukuk devleti tanımı tamamen boş bir tanımdır. Ülkemiz ne laik, ne demokratik ne de sosyal hukuk devletidir. Protesto hakkı en temel bir insan hakkıdır ve demokrasinin en temel koşullarından biridir. Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu verilerine göre yalnızca Ekim 2019’da 36 kadın cinayeti işlendi. 2018 yılında 440 kadın cinayeti işlenmiş Türkiye’de. Kadın cinayetleri her toplumda var denilebilir. Evet ama bizim toplumumuzda rekor boyutlara ulaşmış durumda. Asıl acı olan bunun kanıksanmış olması, gerekli tepkinin yeterli düzeyde ve sürekli bir şekilde gösterilemiyor olması.

         Türkiye toplumunun ciddi bir demokrasi eğitimi boşluğu var ve bu bugünden yarına çözümlenecek gibi değil. Kadına yönelik ayrımcılık önce ailede başlıyor. Toplumdaki feodal kalıntılar ya da feodal zihniyet kadınlara karşı en eşitlikçi görünen ailelerde bile zaman zaman kendini gösteriyor. Kadına karşı eşitlikçi, hak ve hukuk temeline dayalı bir eğitim ne ailede ne okullarda ne de toplumun farklı alanlarında verilmiyor. Erkeklere tanınan birçok hak kadınlara da tanınır görünse de uygulamada öyle olmuyor. Bu eşitlikçi olmayan anlayışı mevcut kültürel yapı besliyor, onaylıyor. Kadını eve hapseden, eşinin sözünün dışına çıkmayan, çocuk yetiştiren bir figür olarak topluma aşılıyor. Kariyer basamaklarında kendini kanıtlamış bir kadın için de bu böyle. Mevcut televizyon dizileri bunun reklamını yapıyor. Milli eğitim sistemi olabildiğince eğitimi haremlik selamlık hale getirmeye çabalıyor. Var olan siyasal iklim de kadını ortaçağ zihniyeti ile biçimlendirmeye çalışan bir ortamı hazırlıyor, besliyor, özendiriyor.

         Kadın cinayetleri konusunda öncelikle bu toplumda yaşayan erkeklerin ayağa kalkması gerekiyor. Mevcut feodal kafalarla işlenen bu cinayetlere aslında kadın cinayetleri değil “erkek cinayeti” demek daha doğru olur. Aile babası, kız çocuk sahibi erkeklerin bu alanda verilecek mücadelede en önde olması gerekir. Bunu kendi eşleri ve kız çocukları için yapmalıdırlar. Her ilde, Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu gibi oluşumlara destek vermeli, yaptıkları çalışmalara  katkıda bulunmalı, etkinliklerinde saf tutmalıdırlar. Eğer yaşadıkları yerlerde bu tür oluşumlar yoksa onları oluşturmalılar, başlatmalılar. Bu yalnızca kadınların, yasal mercilerin, güvenlik güçlerinin, hukuğun değil bizzat erkeklerin de sorunudur.

         Yaşadığımız 21. yüzyıl Türkiye’sinin bize öğrettiği şudur:
-     . Temiz gıda istiyorsan bunun için mücadele et, örgütlen
-      .Temiz hava istiyorsan sesini çıkar, havayı kirletenlere karşı örgütlen çünkü azgın bir şekilde para hırsı yüzünden havamızı kirletiyorlar
-     . Çocuğun için iyi eğitim istiyorsan bunu talep et, haykır, haklarını kullan. Çocuğunun eğitimi bugün devletin umurunda değil.
-     . Sokakta güvenle yürümek istiyorsan bunun için mücadele et. Çünkü ülkemizde yolda yürürken bile güvende değil çocuklarımız.

                                                                                                            13 Aralık 2019

*kadincinayetlerinidurduracağız.net sitesi konuyla ilgili yararlanılabilecek kapsamlı bir site.

Metalaşan Eğitim


Metalaşan Eğitim ve Özel Okullar

         Son günlerde basında yer alan bir özel eğitim kurumunun yaşadığı mali kriz eğitim ve paralı eğitim konusunu bir süreliğine de olsa gündeme taşıdı. Türkiye’nin hızlı ve sıcak akan gündeminde ne yazık ki en az yer alan ve tartışılan konu eğitim ve eğitim kurumlarımızdır. Oysa eğitim konusu ya da sorunu ülkemizin ve çocuklarımızın gelecek sorunudur. Maaşlarını alamayan öğretmenler, elektriği ve suyu kesilen okullar, mağdur veliler ve öğrenciler derken panik havasıyla çocuğunu bir başka “özel “ okula alan aileler eğitim sorunumuzun ne denli yakıcı olduğunu anımsattı. Çocuklarımız adeta kapanın elinde kalıyor.

         Eğitim en temel insan hakkı olmak gerekir ve devletin toplumun tüm kesimlerine ücretsiz vermek zorunda olduğu bir hizmettir. Anayasal bir güvenceye bağlanan bu eğitim hakkının kullanımı ne yazık ki havada kalmaktadır. Devletin üzerine düşen sorumluluktan bilinçli olarak kaçması, gereken eğitim yatırımlarının bütçeden yeterli pay alamayışı, eğitimi bir rant kapısı olarak pazarlama politikası sonucu mantar gibi artan özel okullar özel-devlet okulu ayrımını yarattı ve bu en temel hakkın kullanımında toplumsal ayrıştırmayı artırdı. Günümüz Türkiye’sinde 1,5 milyona yaklaşan özel okul öğrenci sayısı toplam orta öğretim öğrenci sayısının % 10’na ulaştı. Parası olan çocuğunu özel okula yollasın olmayan ise devlet okullarında “niteliksiz” eğitim alsın gibi bir anlayış bizzat siyasiler tarafından lanse edildi. Oysa devlet okullarının tümünün niteliksiz eğitim verdiği algısı yanlış olduğu gibi özel okulların tümünün de nitelikli eğitim verdiği algısı doğru değildir. Nitekim LGS ve üniversite sınav istatistikleri bunu göstermektedir. Burada esas olan eğitimin tüm topluma eşit olarak verilmesi ve çocuklarımıza fırsat eşitliği tanınmasıdır. Günümüz Türkiye’sinde ne yazık ki eğitim kimileri için bir kazanç ve rant kapısı olmuştur. Bir okul öğrenci ilişkisi para temelinde kurulamaz ve gelişemez. O durumda öğrenciler müşteri eğitim kurumu ise işverene dönüşür. Toplumun geleceği çocuklarımızı böyle bir meta konusuna dönüştürmek büyük kötülüktür. Ve Türkiye’de bu yapılmıştır. Oysa devletin gereken çağdaş eğitim yatırımlarını öncelikli ve çağın gereklerine uygun bir biçimde herkes  için eşit olarak yapması ve onlara eşit şanslar vermesi sosyal hukuk devletinin olmazsa olmazıdır. Gerek bölgesel farklılıklar gerekse toplumsal ekonomik koşullardaki farklılıklar gelişmiş bölgelerle geri kalmış bölgeler arasında eğitim açısından derin uçurumlar yaratmıştır. Bu çarpık ve adaletsiz yapı kronikleşmiş ve ülkemizin geleceğini karartmaya başlamıştır. PISA vb. sınav sonuçları eğitim konusunda dünya ulusları içinde nal topladığımızın resmidir. Daha nitelikli okul, daha nitelikli öğretmen ve ders araç-gereçleri, çağdaş bir eğitim için vazgeçilmez unsurlardır. Oysa bunlar günümüz Türkiye’sinde şimdilerde hayal gibi görünmektedir. Dahası, az sayıda nitelikli eğitim veren okullar ise çağdışı siyasetçilerin saldırısı altındadır. Proje okul vb. adı altında yozlaştırılmaya çalışılan bu kurumlara, ne mutlu ki, veliler ve öğrenciler sahip çıkmakta ve mücadele etmektedirler.

         Ülkemizdeki özel eğitim kurumlarının daha katılımcı, daha kâra yönelik olmayan bir yapıya doğru dönüşmesi gerekiyor. “ Özel okul güzel okul” anlayışı yoz bir anlayıştır ve bunun terk edilmesi gerekiyor. Ama yaşadığımız toplumda ortada bir para ve rant olgusu olacak da insanlar oraya saldırmayacaklar. Oysa eğitim bir rant ve para kaynağı olmamak zorundadır. Bu alanda devlet yönlendirici ve belirleyici güç olarak öncü olmak durumundadır.

Türkiye’de devletin eğitimi boşlaması ve savsaklaması karşısında aileler bir tür kooperatifleşme yöntemiyle kâr amacı gütmeyen ama yalnız çocuklarımızın çağdaş eğitim almasını amaçlayan özel okullar kurma ve işletme becerisini göstermelidirler. Bu tür bir “özel okul” mantığı ve anlayışının teşvik edilebileceği ve toplumda yaygınlaşabileceğini düşünüyorum. ÇYDD derneğinin okul temelinde örgütlü ve örgün yapısı gibi. Ev ve yazlık için kooperatif kuran ve örgütlenen bir aile aynı beceriyi çocuklarının eğitimi için de gösterebilir kanısındayım. Bu kadar paraya tapan ve tek değer yargısının ne yazık ki para olduğu günümüzde ütopik gibi gelebilir. Ama devletin ya da siyasal iktidarın eğitim konusuna yaklaşımı ve bakışını gördükçe bugünkü geri kalmışlık karşısında yeni yol ve yöntemler bulunmak zorunludur. İktidara aday siyasal partiler bu konuda projeler geliştirmeli ve eğitim alanında toplumsalcı, katılımcı, kâr amacı gütmeyen politikalarını yaratmalı ve seçim programlarına koymalıdırlar.

Eskiden özel okul yoktu, güzel okul yoktu. Devletin okulu vardı ve en yakın okula gidilir orada eğitim alınırdı. Mahallenin varsılı da yoksulu da aynı sıraları paylaşır ve aynı hocalardan ders alırdı. Kimse “iyi öğretmen” aramazdı. İyi kötü bir fırsat eşitliği ( tümüyle olmasa da ) vardı. Üniversiteye gitmek için bir tek sınava girilirdi. Şimdi, iyi ortaokula gitmek için, iyi liseye gitmek için de sınava girmek gerekiyor. Toplumsal eşitsizlik algısı yaşamın her alanında olduğu gibi eğitim alanında da yerleştirilmiş durumda.

Çağımız edilgen, olayları tribünden seyreden, haklarına sahip olma konusunda duyarsız toplumları ne yazık ki her alanda uygarlık yarışının dışına itiyor. Daha temiz hava, daha sağlıklı gıda, daha temiz bir çevre için nasıl mücadele etmek gerekiyorsa daha nitelikli eğitim, daha çağdaş eğitim için de mücadele etmek gerekiyor. “ Gemisini kurtaran kaptan” anlayışı bizim gibi toplumları hiçbir yere götürmez.

                                                                                                 26 Aralık 2019








18 Kasım 2019 Pazartesi



Bir Cumhurbaşkanına Hakaret Davası ve Demokrasi Kültürü

         Televizyonda bir açık oturum izliyorum. Katılımcılar hukuk, adalet ve cumhurbaşkanına hakaret davalarının çokluğundan ve haksız verilen mahkeme kararlarından söz ediyorlar. Yargının bağımsız olmadığını söylüyorlar. Bu davaların sayısını kimsenin tam bilmediğini, çok sayıda olduğunu dile getiriyorlar ve eleştiriye tüm siyasetçilerin açık olması gerektiğinin altını çiziyorlar. Bu konuda cumhurbaşkanımızın ve diğer siyasetçilerin daha hoşgörülü olması demokrasinin gereğidir, gibi eleştirilerde bulunuyorlar. Kimsenin kimseye hakaret etmeye hakkı olmadığı kesin bir doğru ama siyasetçilerin de başkalarına hakaret etmeye hakkı olmasa gerek.

         Bu konu bana 2008 yılında Fransa’daki bir olayı anımsatır hep. O dönemin cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy bir tarım fuarını ziyareti sırasında yurttaşların elini sıkarken bir Fransız, kendisinin elini sıkmak üzere hamle yapan Nicolas Sarkozy’e “ dokunma bana, elimi kirletiyorsun “, der. Bunun üzerine, Sarkozy “ defol geri zekalı “ diyerek yurttaşı tersler. “ Casse-toi, pauvre con “ olarak bilinen bu olayı tüm televizyonlar yayınlar ve olay ünlenir. Fransa kamuoyu uzun bir süre bu olayı tartışır.

Bu olaydan birkaç ay sonra Laval’da Sarkozy’nin bir başkanlık ziyareti esnasında Herve Eon adlı bir Fransız “ Defol, geri zekalı “ yazılı bir pankart ile Sarkozy’i karşılar. Sarkozy’nin kendi sözlerini ona çevirerek protestoda bulunur. Korumalar hemen kendisini yakalar. Cumhurbaşkanına hakaretten dava açılır ve ceza alır.

         Burada beni asıl şaşırtan şey verilen ceza ve yargıçların hukuk anlayışı, olaya yaklaşımlarıdır. Herve Eon cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy’e hakaretten 30 avro para cezasına çarptırılır. Cezaya dayanak oluşturan yasa 1881 tarihli basın özgürlüğüne ilişkin bir yasadır ( 2013’de güncellenmiş ) ve cezanın üst sınırı 45.000 avrodur. Evet, Fransız adalet sisteminin bağımsız yargıçları “cumhurbaşkanına hakaret edilmiştir” demişler ama 30 avro para cezası vermişlerdir. Yalnızca 30 avro. Ancak inatçı Herve Eon kendisine haksızlık yapıldığını düşünmüş olmalı ki karara itiraz eder. Temyizdir, üst mahkemedir derken dava Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne gider. Ve Yüksek Mahkeme 2013 yılında davayı görüştükten sonra Herve Eon’a verilen cezayı iptal eder. Verdiği kararda Fransa’nın ifade özgürlüğünü ihlal ettiğini belirtir ve Herve Eon’un sözlerinin cumhurbaşkanına hakaret içerdiğini kabul etmekle birlikte bunun siyasal yapıda bir eleştiri olduğunun altını çizer. Strasbourg’taki yargıçlar Herve Eon’un cumhurbaşkanına “ yurttaşlara geri zekalı diyemezsin “ demek istediğini ve bunu satirik bir üslupla ifade ettiğini belirtmişlerdir.

         Çağdaş hukuğun ne olduğu ve nasıl işlediğine ilişkin bu ilginç örneği hep  anımsarım. Batı toplumlarının en önem verdiği demokratik hakların başında ifade özgürlüğü gelmektedir. Ne yazık ki ülkemiz bu özgürlüğü hâlâ tam olarak demokrasi kültürü içine yerleştiremedi. En masum eleştiriler bile hakaret kabul edilip insanlar mahkeme kapılarında süründürülmekte, haksız yere cezalar alabilmektedir.

         Bizim gibi demokrasisi henüz tam oturmamış, eleştiri kültürü zayıf doğu toplumlarında bu alanda alınacak daha çok yol var. Bir konuda fikrini cesurca ifade etme, açıklama, bir konuyu eleştirme gibi erdemler öncelikle aile içinde kazandırılmaya çalışılması gereken davranışlardır. Yalnızca hukuksal düzenlemelerle olacak bir iş değildir. Oysa ülkemizde fikrini söyleme, eleştirme değil yalnızca itaat etme öğretilmektedir insanımıza. Ailede, okulda, kamusal ve özel alanlarda ödüllendirilen davranış kalıpları bunlardır. Kimse eleştiriden hoşlanmamaktadır. En aydınımız bile bir eleştiri söz konusu olduğunda çok hoşgörülü bir yaklaşım sergilemede geri durmaktadır. Böyle bir toplumsal ve kültürel iklimde doğup büyüyen siyasetçilerimiz de eleştiriyi sevmemektedir. Oysa eleştiri doğruyu bulmanın, gelişmenin motor gücü olmak gerektir. Kuramsal bir söylemle “ tez, antitez ve sentez” insanın ve toplumların daha iyiye gelişmesinde altın kuraldır. Bizim gibi toplumlar antitez duymak ve bilmek istemiyor ne yazık ki. Herkes bildiğini okumak ve kendisine itaat edilmesini istiyor. Özellikle siyasetçilerde bu böyle. Yerelden tutun genele kadar hiçbir siyasetçi eleştiriye katlanamıyor. Siyasal açıdan bölünmüş ve kamplaştırılmış Türkiye toplumunun ifade özgürlüğü, eleştiri alanlarında alacağı çok yol var daha.

         Daha fazla demokrasinin yolu daha fazla ifade özgürlüğü ve daha fazla eleştiriye hoşgörü göstermekten geçiyor. Bunun yolu ailede anneyi babayı eleştirmekten, okulda öğretmeni ve okul yöneticilerini eleştirmekten, ülke yönetiminde ise yöneticileri ve onların kararlarını özgürce eleştirebilmekten geçiyor. Bu uygar davranışları gösteremeyen kuşaklar yetiştiremezsek işimiz zor.

                                                                                                  19 Kasım 2019






Kent Ormanları ve Aydın’ın Akciğerleri?             Yaşadığımız kentler betonu bol, yeşili az kentlere dönüştü uzun zamandır. Yağmacı ...