3 Mayıs 2020 Pazar


ADÜ Ve Aydın’ın Arkeolojik Zenginliği

         Aydın ili ülkemizin, hatta dünyanın en önemli arkeolojik mirasına sahip özel bir coğrafyasında yer alıyor. Özellikle ilkçağ uygarlığının en önemli yerleşim yerleri ve kültürel kalıntılarını barındırması açısından özel bir öneme sahip ilimiz. Bugünkü çağdaş Avrupa uygarlığının temelini oluşturduğu kabul edilen ilkçağ Helen kültürünün en önemli kent yerleşimleri İyonya denen bu bölgede yer alıyor. Bilimin ve bilimsel düşüncenin doğduğu bu topraklar üzerinde bugün biz yaşıyoruz. Miletos, Priene, Tralleis, Magnesia, Afrodisias, il sınırları dışında da olsa Efesos gibi kentler dünya kültür mirası içinde çok ayrıcalıklı bir yere sahip. Bilimin babası Thales’in, modern kentçiliğin babası  Hipodamos’un, atomcu teorinin kurucusu Leukippos’un yaşadığı topraklarda yaşıyoruz. Ama elimizin altındaki bu zenginliklerden bihaber yaşıyoruz.

         Adnan Menderes Üniversitesi’ne ülkemizin her ilinden ve bölgesinden öğrenciler geliyor her yıl. Üniversite sınavında Adnan Menderes Üniversitesi’nin  bir fakülte, yüksek okul ya da meslek yüksek okulunu tercih eden bir öğrenci böylesi önemli bir bölgeye geldiğinin farkında mıdır bilmiyorum. Ama birçoğunun günlük kaygılarla tercihlerini yaptığını düşünüyorum. Üniversite bünyesinde aldıkları eğitim bir yana onların kültürel bir kimlik kazanmasında ve kişiliklerinin zenginleşmesinde bu arkeolojik zenginliğin önemli bir rol oynayabileceğini düşünüyorum. Ama birçoğunun, yukarıda sözünü ettiğim kültür varlıklarını görmeden kentlerine döndüğünü de biliyorum. Oysa burada öğrenim gördükleri 4 yıl boyunca bu arkeolojik zenginlikler, ören yerleri, kültür varlıkları görmeleri, ziyaret etmeleri gereken yerler olarak aldıkları üniversite eğitimini tamamlayan önemli bir unsur olmak gerekir. Ama gerek ekonomik, gerekse kültüre olan ilgisizlik vb. bir dizi nedenden dolayı ülkemizin birçok bölgesinden kentimize gelen öğrencilerin büyük çoğunluğu buraları görmeden, ziyaret etmeden kentlerine dönüyor. Ev okul arasında tekdüze bir hayata alışan bu gençlerin kendiliğinden buraları görme ihtiyacını hissetmeleri zor. Uzun yıllar üniversitede çalışan biri olarak bunun tanığıyım. 50 000’den fazla öğrenci sayısına ulaşan ADÜ’nün bu konuda bir proje geliştirmesi ve üniversite bünyesindeki öğrencilerin belli bir program kapsamında bu ören yerlerini, antik kentleri ziyaret etmesini teşvik etmesi önemli bir adım olacaktır. Kâr amacı gütmeden, tamamen ekonomik sosyal bir proje olarak öğrencilerini kentimizin önemli ören yerleriyle buluşturması ülkemiz genelinde bir ilk olacaktır. Hatta buraların ziyaretini ders müfredatına bile koymaları sonsuz yarar sunabilir. Üniversitemizin Fen Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü bu konuda öncülük etmeli ve girişimde bulunmalıdır. Ama bu konu üniversitenin temel önceliklerinden biri olmalıdır her şeyden önce. Akademik yaşamın içinde yer alması gereken temel bir parametre olmalıdır. Hiçbir öğrenci kendiliğinden “bilimsel düşüncenin doğduğu Miletos’u görmeliyim”  diyerek hareket etmez. ‘ “Ünlü felsefeci Herakleitos’un yaşadığı Efesos’a gitmeliyim  demez. Afrodisias antik kentini duymuştur ama bütçesi elvermediğinden gidip göremez. Bunu yapanlar iki elin on parmağını geçmez. Onları bu zenginliklere yönlendirecek, o kültür varlıklarının önemini anlatacak, anımsatacak bir akademik iklim gerekir. Bunu yapacak ise öğretim elemanlarıdır, derslere giren hocalardır, daha üst düzeyde üniversite yönetimidir. Özellikle, günümüzde eğitimin dibe vuran yapısı göz önüne alındığında gençlerimiz kültüre, tarihe ilgi duyar bir şekilde yetişmiyorlar. Oysa yaşadığımız toprakların önemini, orada yer alan kültürel zenginlikleri bilmek, onları özümsemek, korumak dünyaya bakış açımızı değiştirir. Ufkumuzu zenginleştirir. Ülkemize ve yurdumuza olan ilgi ve sevgimizi besler.

         Matematik bölümü öğrencileri bir derslerini Thales’in kenti Miletos’ta yapmalıdır. Felsefe bölümü öğrencileri “ her şey akar, hiçbir şey durmaz” diyen diyalektiğin babası Herakleitos’un yaşadığı Efesos’un tiyatrosunda hocalarından ders dinlemelidir. Arkeoloji bölümü öğrencileri Magnesia Artemis Tapınağı’nın mimarı Hermogenes’i antik kentin kalıntılarını soluyarak, yaşayarak öğrenmelidir. Aya Sofya’nın iki mimarından biri olan Tralleisli Anthemius’u ören yerinin jimnazyumunda açıklamalıdır arkeoloji hocası. Bunlar o öğrenciler için unutulmaz anılara dönüşecektir. Tralleis’de mimar Anthemius üzerine bir sempozyum yapılmalı, düşünülmelidir. Bu uluslararası bir sempozyum olmalıdır da. Üniversite bunları yapınca üniversite olur.

         ADÜ büyük bir eğitim kurumu ve yetişmiş kadrosuyla bunları yapabilecek güçtedir. Üniversite yönetiminde böylesi bir anlayışın yeşermesi ve hayata geçmesi için öncelikle arkeoloji bölümü öğretim elemanlarının bunu kendilerine dert edinmeleri, konuyu olgunlaştırmaları ve somut projeye dönüştürmesi gerekir.  

         Ülkemizde eğitim, ne yazık ki hayattan kopuk, okulun sınıfına hapsolmuş, öğretmen merkezli, düşünmeyi ve sorgulamayı değil ezberlemeyi ve tekrar etmeyi alışkanlığa dönüştüren bir kısır yapıda dönüp duruyor. Eğitim alanında çağı yakalamak için ezberleri bozmak, dünyaya bakmak, onu izlemek ve eksiklerimizi saptamak gerekiyor. Ülkeyi yapanların böyle bir dertleri yok. Ve zaten sorun da burada.

                                                                                      15 Ocak 2020

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Kent Ormanları ve Aydın’ın Akciğerleri?             Yaşadığımız kentler betonu bol, yeşili az kentlere dönüştü uzun zamandır. Yağmacı ...